* Türkiye, çocuk haklarının gözetilmesi açısından büyük bir ekonomiye, bol kaynaklara ve yeterli altyapıya sahiptir. Hükümetin yanı sıra sivil toplum, akademi, uluslararası kuruluşlar ve özel sektör de araştırmalar, tanıtım-savunu ve saha çalışmalarıyla çocuk haklarına ve gençliğin güçlendirilmesine katkıda bulunabilir. Ne var ki, bu kesimlerin katkıları sistematik biçimde aranmamakta, ağırlıklı olarak Devletin denetimindeki çocuk hizmetleri ve çocuk hakları izleme çalışmalarıyla bütünleştirilmemektedir.

* Türkiye ilgili uluslararası anlaşmaların çoğuna taraftır. Ülkedeki yasal düzenlemelerin büyük bölümü çocuk hakları ilkeleriyle uyumludur. Halen sürmekte olan anayasa değişikliği çalışmaları, Anayasa’da çocuk haklarının daha fazla güvence altına alınması, ardından yasaların çocuk hakları ilkeleriyle tam uyum içinde olmayan bölümlerin – örneğin çocuk katılımı ile ilgili hususlar- güncellenmesi için bir fırsat yaratmaktadır.

* Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın, Çocuk Hakları İzleme ve Değerlendirme Kurulu’nun kurulması ve Çocuk Hakları ile ilgili ilk Strateji Belgesi’nin benimsenmiş olması, çocuk haklarının yaşama geçirilmesine yönelik eşgüdümde ve genel politikada olumlu gelişmeler sağlayabilir. Bu arada, kadın ve çocuk haklarıyla ilgili hususlar da dâhil bir baş denetçilik kurumunun oluşturulmasından da çocuk hakları izlemesinde iyileşmeler sağlaması beklenebilir.

* Ancak, bu yeni kurumların ve mekanizmaların bir etkisi olacaksa, hepsinin güçlü, işlevli ve iyi odaklanmış olması gerekir. Ayrıca, çocuk haklarına ilişkin kimi alanlarda daha fazla veriye ihtiyaç vardır ve en güç durumda olanlar dâhil çocuklara ayrılan kamu kaynaklarının artırılması ve titizlikle izlenmesi gerekmektedir.

* Toplumda ve güncelik yaşamda çocuklara yönelik olumlu tutumlar ağırlıktayken, bir çocuk hakları kültürünün oluşturulması ihtiyacı halen sürmektedir. Öyle bir kültür oluşturulmalıdır ki çocuklar hiç bir zaman ana babalarının veya başkalarının mülkü olarak algılanmadan her şart altında haklarına sahip bireyler olarak görülürken, ana babalar, meslek sahipleri ve politikaları belirleyenler sorumluluklarını tam olarak kabul ederek nerede olursa olsun her erkek ve kız çocuğun yeterli bir refah düzeyinde yer alıp korunmasını sağlasınlar. Kitle iletişim araçlarının tutumu ve profesyonellerin eğitilmeleri de bu açıdan önem taşıyan hususlardır.

* Afetler, çevresel bozulma ve iklim değişikliği, çocukların ve gençlerin refahına önemli bir tehdit oluşturmaktadır. Bu alanlarda önleyici çabaların ve hazırlıklılık planlarının, etkili olarak ve özellikle çocuklara odaklanmasıyla sürdürülmesi gerekmektedir. 

10.1 Çocuk haklarına ilişkin bilgi: Kamuda çocuk haklarına ilişkin duyarlılık, hükümet, hükümet dışı ve uluslararası kuruluşlar ve çocukların kendileri tarafından başlatılan girişimlerle giderek artmaktadır. Örneğin, kız çocukların eğitimine yönelik kampanyalar sayesinde eğitim hakkı daha geniş çevrelerde kabul görmeye başlamıştır.  Çocuk yetiştirme programları (ana-baba eğitimi) da çocuk haklarına ilişkin bilgilerin artmasında işlevli olmuştur. Çocuk hakları konusu okul müfredatına bir ölçüde içselleştirilmiştir ve medya çalışanlarından yargı sistemine kadar çeşitli alanlardaki profesyoneller, genellikle zorunlu tutulmasa bile, çocuk hakları konusunda hizmet öncesi veya hizmet içi eğitim almıştır. Ne var ki, çocuk hakları kültürü toplumda henüz yerleşiklik kazanmamıştır; ana babalar, profesyoneller ve idareciler de çocukları kendi başlarına birey olarak değil ailenin, eğitim sisteminin veya toplumun birer uzantısı olarak görme eğilimindedir. Bu bağlamda, çocuğun doğal ortamı olarak hükümet tarafından aileye yapılan vurgunun hakları temel alan bir yaklaşımla dengelenmesi gerekmektedir. Çocuğun eğitim ve sağlık hizmetlerinden yararlanma hakkı hemen kavrandığı halde, korunma hakları dar bir açıdan değerlendirilebilmekte, bu yüzden örneğin fiziksel ceza ve çocuk işçi çalıştırma gibi ihlallere göz yumulabilmektedir. Çocukların aile bakımı, yeterli yaşam standardı; görüş, ifade, örgütlenme, din ve toplantı yapma özgürlükleri tam olarak içselleştirilmemiştir. Azınlık hakları ve kültürel haklar, engelli çocukların hakları, bilgilenme, özel yaşam, dinlenme, katılım hakları ve çocuklara özgü yargı süreçleri gibi haklar söz konusu olduğunda da durum pek farklı değildir.

Genel olarak toplumda çocuk haklarına ilişkin duyarlılığı geliştirmenin ve korumaya yeterli vurgu yaparak çocuk haklarının okul müfredatına yerleştirmenin yanı sıra, çocuk hakları eğitimine daha geniş anlamda mesleki eğitim programlarında yer verilmesi de yararlı olacaktır. Bu tür eğitim, çocuklarla birlikte çalışan belli başlı mesleklerden kişiler için zorunlu tutulmalıdır; örneğin yargıda ve çocuk bakım sisteminde görev yapanlar gibi. Milli Eğitim Bakanlığı ve Yüksek Öğretim Kurulu’nun çocuk hakları alanında eksiksiz bir öğrenimi tüm öğretmen yetiştirme programlarında (hizmet öncesi eğitim) zorunlu hale getirmesi, öğretmenlerin çocuk hakları eğitimi verme kapasitesini büyük ölçüde artıracaktır. Çeşitli iletişim fakültelerinde kullanılmakta olan çocuk hakları eğitimi müfredatı diğer disiplinler ve fakülteler için bir örnek oluşturabilir.

10.2 Çocuk haklarıyla ilgili uluslararası sözleşmeler, anayasal ve yasal çerçeve:  BM Çocuk Haklarına dair Sözleşme iç hukukun ayrılmaz ve tartışılmaz bir parçasıdır ve temel haklar ve özgürlüklerle ilgili meseleler söz konusu olduğunda iç hukuka üstünlük taşımaktadır (2004 yılında değiştirilmiş içeriğiyle Anayasa’nın 90. Maddesi). Türkiye, Sözleşme’nin 17, 29 ve 30’uncu maddeleri ile ilgili çekincelerini bildirmiştir. Bu çekincelere göre Türkiye, üçü de dil ve/veya kültürel kimlik haklarıyla ilgili olan bu maddeleri Anayasa’sının özüne ve sözüne, ayrıca kuruluş anlaşması olan Lozan Anlaşması hükümlerine göre yorumlayıp uygulayacaktır. Başka bir deyişle Türkiye, Ermeniler, Rum Ortodokslar ve Museviler için kimi istisnalar dışında azınlıklara hak tanıma yükümlülüğünü kabul etmemektedir. Kürtçe ile Türk vatandaşları tarafından gündelik yaşamda kullanılan Türkçeden başka diğer diller, hangi kademede olursa olsun örgün eğitim sisteminde kullanılmamakta ve öğretilmemektedir.

Türkiye BM Çocuk Haklarına dair Sözleşme’nin Çocuk Satışı, Çocuk Fuhşu ve Çocuk Pornografisi ile ilgili İsteğe Bağlı Protokolünü 2002, Çocukların Silahlı Çatışmalarla Yer Almasıyla ilgili İsteğe Bağlı Protokolünü ise 2004 yılında onaylamış, Eylül 2012’de İletişim Prosedürü ile ilgili İsteğe Bağlı Protokolünü imzalamıştır. Bu son protokol onaylandıktan sonra çocuklar, Sözleşme ve diğer iki isteğe bağlı protokolde belirtilen haklarının ihlaliyle ilgili şikâyetlerini bireysel olarak bildirebileceklerdir.

Türkiye, (az sayıda çekinceyle birlikte) insan ve çocuk haklarıyla ilgili küresel ve Avrupa ölçekli diğer sözleşmelerin çoğuna taraf durumundadır. Bunların arasında şu sözleşmeler de yer almaktadır: Uluslararası Sivil ve Siyasal Haklar Sözleşmesi; Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi; Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi; Avrupa Sosyal Şartı; Çocukların Velayetine ilişkin Kararların Tanınması ve Tenfizi ile Çocukların Velayetinin İadesine Dair Avrupa Sözleşmesi; Çocuk Haklarının Kullanılmasına ilişkin Avrupa Sözleşmesi ve Uluslararası Çocuk Kaçakçılığının Sivil Yönleriyle ilgili Lahey Sözleşmesi. Sayılan bu belgeler de iç hukukun ayrılmaz ve tartışılmaz birer parçası haline gelmiş, temel haklar ve özgürlükler söz konusu olduğunda iç hukuka üstünlük kazanmıştır. 2011 yılında TBMM, Birleşmiş Milletler İşkenceye, Diğer Zalimce, İnsanlık Dışı veya Aşağılayıcı Muamele veya Cezalara Karşı Sözleşme’nin İsteğe Bağlı Protokolü ile Avrupa Konseyi Çocukların Cinsel Sömürü ve İstismara Karşı Korunması Sözleşmesi’ni onaylamıştır.  Türkiye aynı zamanda Avrupa Konseyi’nin 2011 tarihli kadınlara karşı ve aile içi şiddetin önlenmesi ve bu olguya karşı mücadele edilmesiyle ilgili sözleşmenin (İstanbul Sözleşmesi) ilk onaylayıcısıdır. Ancak bazı istisnalar da vardır. Örneğin Türkiye Çocukların Korunması için Tedbirler ve Ebeveyn Sorumluluğu ile ilgili İşbirliği, Tanıma, Tenfiz, Uygulanabilir Kanun ve Mahkeme Yetkisine ilişkin Lahey Sözleşmesi ile Eğitimde Ayrımcılığa Karşı UNESCO Sözleşmesi’ne taraf değildir.

Anayasa: Anayasa temel hakların ve özgürlüklerin çoğunu içermektedir. Ancak, bu hak ve özgürlüklerin çocuklar için de tanınmış olduğu yeterince açık olmadığı gibi, bu hakların istismar edilmesine ilişkin uyarılarda bulunulmakta, aynı hakların yasalarla nasıl sınırlanabileceği belirtilmektedir. Eylül 2010’da yapılan Anayasa değişiklikleri, “çocuk hakları” terimini ilk kez getirmiş, çocuklara yönelik anayasal güvenceleri pekiştirmiştir. 41. Maddenin başlığı, “Ailenin ve Çocuk Haklarının Korunması” şeklinde değiştirilmiştir. Daha önce bu madde ailenin, özellikle annelerin ve çocukların huzuru ve esenliğini korumak üzere gerekli önlemleri almaktan ve düzenlemeleri yapmaktan devleti sorumlu tutuyordu. Yapılan değişiklikle birlikte şimdi aynı madde ayrıca her çocuğun yeterince korunma ve bakım hakkı olduğunu, kendi yararına açıkça aykırı düşmediği sürece ebeveynleriyle doğrudan kişisel temas halinde olup bu temasını sürdürebileceğini belirtmektedir. Ek olarak 41. Madde artık devlete çocuğun her tür istismar ve şiddete karşı korunmasını sağlayacak önlemleri alma görevi vermektedir. Bu ara, 61. Maddeye göre devlet “toplumda korunmaya muhtaç çocukların desteklenmesi” için her tür önlemi alacaktır. Bu madde, devletin güç durumdaki çocukları destekleme, topluma olumlu katkılarda bulunacak şekilde büyümelerini sağlama yükümlülüğünü ifade etmektedir. Hepsini toparlarsak, Anayasa ailenin ve toplumun iyiliğine odaklanırken çocuğun korunma ve ebeveynleriyle temas hakkını vurgulamakta, ancak çocukların diğer hakları konusunda ayrıntıya girmemektedir.

Çocuklar ve çocuk hakları alanında faaliyet gösteren STK’lar TBMM Başkanı’nın yönetiminde yeni anayasayı hazırlamak üzere görüşmeleri yürüten ve tüm partilerin katıldıkları süreçte yer almıştır. Dolayısıyla, yeni anayasanın çocuğa bir birey olarak yaklaşması Çocuk Haklarına dair Sözleşme’nin tüm temel ilkelerini içselleştirmesi ve bu hakların kollanmasında Devletin görevlerine netlik kazandırması umulmaktadır.

İç hukuk: Türkiye’de çeşitli yasalarda, çocukların korunmasına ve haklarının kollanmasına ilişkin hükümler bulunmaktadır. 2002 yılında güncellenen Türk Medeni Kanun’un ilgili hükümleri ile 2005 yılında çıkartılan Çocuk Koruma Yasası, BM Çocuk Haklarına dair Sözleşme ile yakın paralellikler taşımaktadır. Medeni Kanun, evlilik, ebeveynlerin sorumluluk, ödev ve hakları; çocuklara ad verilmesi; evlatlık ve velayet meseleleri gibi önemli konular düzenlemektedir. Kanun, çocukların gelişiminde devlete ve ebeveynlere ortak sorumluluk vermektedir. Yasada ayrıca, ana babaların velayet haklarını kullanırken, eriştikleri olgunluk düzeyine bağlı olmak üzere çocuklarına kendi yaşamlarını düzenleme hakkını tanımaları gerektiğini belirtmektedir. Nüfus Hizmetleri Yasası, ana babalara çocuklarını nüfusa kaydettirme, devlete de ana babalar bu yükümlülüklerini yerine getirmediğinde devreye girme yükümlülüğü getirmektedir. Türk Vatandaşlığı Kanunu oldukça kapsayıcıdır; bu yasaya göre Türkiye’de doğan ve anne-baba kanalı ile herhangi bir vatandaşlık alması mümkün olmayan çocuk doğuştan Türk vatandaş sayılmaktadır. Başka açılardan ise, çeşitli tarihi dönemeçlerde hazırlanan ve/veya değişikliklere uğrayan yasalar, çocuklar açısından daha elverişsizdir ve haklarının korunması açısından tutarlılık içermemektedir. Örneğin, Medeni Kanun, Ceza Usul Kanunu ve Tıp Meslekleri Uygulamalarına dair Yasa, bilişsel kapasitesine bağlı olmak üzere, çocuğun kendisini ilgilendiren önemli konularda alınacak kararlara katılma hakkını güvence altına almamaktadır. Medeni usül hukuku ise yargıca, 16 yaşına kadar bir çocuğun kendisi yerine annesini ya da babasını dinlemede tercihinde bulunma hakkı vermektedir. Çocuklar, ana babalarının onayı olmadan mahkemeye başvuramamaktadır. Dernekler Yasası ise çocukların deneklere üye olmalarını gene ana baba iznine tabi kılmakta, üyeliği yalnızca çocuk dernekleriyle sınırlamakta, ayrıca çocuk derneklerinin faaliyet alanlarına da sınırlama getirmektedir. Bu arada, örneğin fiziksel ceza ya da başlık parası gibi zararlı uygulamalar açık biçimde yasaklanmamıştır. Devlete bağlı kurum ve kuruluşların eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, boş zaman ya da bilgilenme gibi alanlarda ailelere ve çocuklara hizmet ve destek sunmadaki ödevlerini belirleyen yasalar, herkes için erişim ve fırsat eşitliğini güvence altına almamaktadır. Bütçe yasaları ve ilgili düzenlemeler de kaynakların çocuklar için kullanılması konusunda herhangi bir kural getirmemektedir.

Neticede, çocuklar için öngörülen korumanın kapsamının genişletilmesi, devletin ödev ve sorumluluklarının daha açık hale getirilmesi, boşlukların kapatılması, çocuğun yüksek yararının ve çocukların kendi görüşlerinin gereğince dikkate alınması açısından daha ileri yasal değişiklikler gerekmektedir. Bunu sağlamanın bir yolu, Anayasa’da yapılacak değişikliklerin ardından bir çocuk hakları yasası çıkartılmasıdır. Bu yola gidilmesi halinde, mevcut yasal düzenlemelerin gözden geçirilmesinde hükümet, UNICEF ve Türkiye Barolar Birliği tarafından 2008 yılında ortaklaşa gerçekleştirilen “BM Çocuk Haklarına dair Sözleşme ile Türkiye’deki Yasal Düzenlemelerin Karşılaştırmalı Analizi” başlıklı çalışma yarar sağlayabilir. Bu bağlamda, TBMM Çocuk Hakları İzleme Komitesi de aktif rol üstlenebilir.

Ayrımcılık yapmama: Anayasa ve önemli diğer yasalar ayrımcılığı yasaklamakta ve ırk, cinsiyet vb temelinde herhangi bir ayrım gözetilmeksizin tüm yurttaşlara eşit davranılmasını öngörmektedir. Anayasa ayrıca pozitif ayrımcılığın bu yasaklamaya aykırı sayılamayacağını belirtmektedir. Ne var ki, kimi yasalar Sözleşme’de sözü edilen ayrımcılık biçimlerinin hepsini kapsamamaktadır. Ayrıca, ayrımcılık yalnızca devlet ve kişi arasındaki ilişkiler bağlamında ele alınmakta, çocuklara herhangi bir özel atıfta genellikle bulunulmamaktadır. Ayrımcılık tanımı, özel olarak ayrımcı bir yan taşımasa bile pratikte ayrımcılığa yol açabilen fiillere kadar uzanmamaktadır. İspat yükümlülüğü davacıya ait olduğundan ve ayrımcılık teşkil eden fiiller yasada belirtilmediğinden ayrımcılık vakalarının kanıtlanması da güçtür.

Çocuğun tanımı: Çocuğun tanımı söz konusu olduğunda Türkiye’deki yasal düzenlemeler ve uygulamalar genel olarak Sözleşme ile uyumludur. Medeni Kanun, Çocuk Koruma Yasası ve Türk Ceza Kanunu 18 yaşına kadar olan tüm erkekleri ve kızları çocuk olarak tanımlamaktadır. Oy kullanma yaşı da 18’dir. İş Kanunu ve yargı sistemi 18 yaşından küçükler için özel düzenlemeler getirmiştir. Medeni Kanundaki ve diğer kanunlardaki hükümlere rağmen, zorunlu eğitim çağının bittiği yaşa gelen çocuklara aileleri ve toplumdaki diğer yetişkinler tarafından çocuk gözü ile bakılmadıkları durumlar gözlemlenmektedir. Örneğin, çalışma sorumluluğu ve kapasitesi, aile içinde sorumluluk üstlenme, kendi psikolojik ihtiyaçlarını karşılama ve fiillerinden dolayı sorumlu tutulma gibi konularda bu yaştakiler çocuk olarak görülmemektedir. Yargı sistemi de 15 yaşından küçükler ile 15 yaşından büyükler arasında ayrım yapmakta, ilk grubuna girenlere çok daha fazla koruma sağlamaktadır.

10.3 Çocuk hakları açısından kurumlar, eşgüdüm ve planlama: Genel olarak çocuk hakları politikası geliştirilmesinde ve uygulanmasında bir süreksizlik görülmektedir. Bu işten sorumlu kurumlar da etkilerinin sınırlılığı ve kapasitelerin yetersizliğinden kaynaklanan zorluklarla karşı karşıya kalmıştır. Uygulanabilir stratejiler ve planlar henüz geliştirilmemiştir. Ancak son dönemde bu alanda kimi gelişmeler meydana gelmiştir.

2011 yılında Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın (ASPB) kurulması üzerine, bu Bakanlık ile Bakanlığın alt birimi olan Çocuk Hizmetleri Genel Müdürlüğü, çocuk hakları eşgüdümü, izlenmesi ve çocuk haklarına ilişkin rapor verilmesi, çocuklara yönelik kimi hizmetlerin sağlanması ve denetlenmesi gibi işleri üzerine almıştır. Bakanlık, BM Çocuk Hakları Komitesi’ne rapor verme yükümlülüğünü üstlenecek, bu konuya odaklı bir çocuk hakları izleme birimi oluşturma düşüncesindedir. 

Nisan 2012’de yeni bir sektörlerarası Çocuk Hakları İzleme ve Değerlendirme Kurulu oluşturuldu. Bu kurul, çocuk haklarına yönelik stratejik planlamayı ve eşgüdümü daha ileri götürme potansiyeline sahiptir. Kurulla ilgili ayrıntılar, 4 Nisan tarihinde Resmi Gazetede yayınlanan bir Başbakanlık genelgesinde belirtilmektedir. Genelge, BM Çocuk Haklarına dair Sözleşme’ye, Çocuk Haklarının Uygulanması Avrupa Sözleşmesi’ne ve 2005 yılındaki Çocuk Koruma Yasası dâhil olmak üzere bu belgelerin uygulanması için Türkiye tarafından daha önce yapılan düzenlemelere atıflarla başlamaktadır. Kurulun başkanlığını bir Bakan ya da Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı müsteşarı yapacaktır. Çocuk Hizmetleri Genel Müdürlüğü Kurulun sekreterlik işlerini üstlenecek ve aldığı kararların yaşama geçirilmesini takip edecektir. Kurulun çalışma alanları ise şunları kapsamaktadır: çocuk haklarının korunması, kullanılması ve geliştirilmesi ile ilgili idari ve yasal düzenlemeler; bu alanda kamuoyunu bilgilendirmek üzere yapılan çalışmaların değerlendirilmesi; çocuk haklarıyla ilgili olarak alınması gereken önlemlere ilişkin tavsiyelerde bulunma; stratejik belgelerin ve eylem planlarının hazırlattırılması ve onaylanması; kamu kurumları arasında işbirliği ve eşgüdüm sağlanması. Adalet, Aile ve Sosyal Politikalar, Çalışma ve Sosyal Güvenlik, Çevre ve Kentleşme, Dışişleri, Gençlik ve Spor, İçişleri, Kalkınma, Milli Eğitim, Sağlık, Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme bakanlıkları ise kurulda temsil edilecektir. Kurulda temsil edilecek diğer kurum ve kuruluşlar ise şunlardır: Diyanet İşleri Başkanlığı, Radyo ve Televizyon Üst Kurulu, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu, Yüksek Öğretim Kurulu, Barolar Birliği, Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığı, çocuklarla çalışan diğer kurumlar ve STK’lar. İllerde kurulan il çocuk hakları komitelerinin ulusal koordinatörleri aynı zamanda Kurul toplantılarına da katılacak, böylece çocuk katılımı sağlanacaktır. Kurulun alt komite, danışma veya çalışma grupları oluşturma yetkisi vardır. Üniversiteler, meslek kuruluşları ve özel sektör, Kurulun ya da komitelerin ve grupların faaliyetlerine katılmak üzere davet edilebilirler. Kurul kararlarının yerel düzeyde uygulanmasını sağlamak üzere il ve ilçe organları oluşturulabilir.

Çocuk Hizmetleri Genel Müdürlüğü’nün şemsiyesi altında 2012-2016 dönemini kapsamak üzere Türkiye’nin ilk Çocuk Hakları Strateji Belgesi hazırlanmıştır. Bu belge asıl olarak, bir STK olan Çocuk Vakfı tarafından 2010-2011 döneminde hazırlanmıştır. Söz konusu vakıf bir dizi görüşme yapmış, anket ve çalıştay gerçekleştirmiş. Şubat 2011’de, bu çalışmalarla bağlantılı olarak, TBMM Başkanı’nın himayesinde İstanbul’da gerçekleştirilen ilk Çocuk Hakları Kongresi düzenlenmiştir. Aile ve Sosyal Politikaları Bakanlığı’ndan alınan bilgiye göre belge, Çocuk Hakları İzleme ve Değerlendirme Kurulu tarafından Mayıs 2012’de yapılan ilk toplantıda onaylanmıştır. Strateji Belgesinin tek esin kaynağı bu Sözleşme olmamakla birlikte BM Çocuk Haklarına dair Sözleşme’nin genel ilkelerine de yer vermektedir. Belgenin ana başlıkları şunlardır: “çocuğa saygı kültürü”, “çocuk katılımı”, “kişisel hak ve özgürlükler”, “çocuk haklarının öğretilmesi; bilim, sanat ve spor eğitimi”, “çocuğun sağlığı ve sosyal güvenliği”, “aileye ve çocuğa yönelik özel koruma hizmetleri”, “çocuk adaleti sistemi”, “çocuk dostu medya” ve “etkili bir denetim, izleme ve değerlendirme sistemi”. Bu başlıklardan her birinin altında bir dizi hedef ve eylem alanı sıralanmaktadır. İlgili kimi kuruluşlar, akademisyenler ve STK’lar ise belgenin hazırlandığı istişare sürecinin aslında sembolik olduğu, çocuk katılımının yakından kontrol edildiği düşüncesindedir. Strateji Belgesi ile ilgili bir Eylem Planı Genel Müdürlük öncülüğünde 2012 yılında hazırlanacaktır.

10.4 Çocuklara ve gençlere yönelik bütçe: Kamunun sosyal harcamaları, eğitim ve sağlık alanlarını da kapsamak üzere artmaktadır. Ne var ki, çocuklara yönelik kamu harcamaları, birçok ülke ile karşılaştırıldığında, gene de düşük kalmaktadır. Örneğin, yüksek öğretim dâhil olmak üzere eğitim alanındaki kamu harcamaları henüz GSYH’nın yüzde 4’ünü aşamamıştır. Ailelere yönelik geniş kapsamlı sosyal destek programları da yoktur. Dünya Bankası tahminlerine göre  (Dünya Bankası Avrupa ve Orta Asya Bölgesi İnsani Kalkınma Raporu, “Türkiye: Gelecek Nesiller için Fırsatların Çoğaltılması” – Yaşamda şanslar raporu” (Şubat 2010)) okul öncesi yaş grubundaki çocuklara yönelik harcamalar özellikle düşüktür. Ek kaynaklar, eğitim ve erken dönem çocuk gelişiminin yanı sıra aileler için sosyal koruma, çocuk koruma, halk sağlığı ve gençlere yönelik hizmetler gibi diğer alanlarda da iyileştirmelerin ön koşuludur.

Kamu finansmanı sistemi, çocuklar, aileler ve gençler için tahsis edilen veya harcanan kaynaklarla ilgili bilgi üretmemektedir. Üniversiteler veya STK’lar tarafından yürütülen düzenli ve ayrıntılı bir izleme de yoktur. Ayrıca çocuklara, ailelere veya gençlere yapılan bütçe tahsislerinin en güç durumdaki kesimlere ne ölçüde yarar sağladığı da belli değildir. Halen elde bulunan ve elde edilebilir tüm bilgiler kullanılarak, çocuklara yönelik kamu harcamalarının çeşitli düzeylerdeki (ulusal, yerel, sektörel) miktarlarının ve etkilerinin uzmanca, ayrıntılı ve düzenli biçimde izlenmesi bu alandaki politika tartışmalarına ve kararlara da önemli katkılarda bulunacaktır. Bu alandaki sorumluluklar Kalkınma Bakanlığı, Maliye Bakanlığı, TBMM Bütçe ve Plan Komisyonuna, Çocuk Hakları İzleme Komitesine ve/veya düşünce kuruluşlarına, üniversitelere ya da sivil toplum örgütlerine düşmektedir. Böyle bir izleme mekanizması, yeni kurulan Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın işini de kolaylaştıracaktır.

10.5 Çocuk haklarının izlenmesi: Çocuk haklarıyla ilgili konuların ve bu haklara yönelik ihlallerin düzenli olarak izlenmesi, bunların fark edilmesi, tanınması ve ele alınması açısından temel önemdedir. Yasama, yargı, akademi, hükümet dışı ve mesleki kuruluşlar, illerde oluşturulan çocuk hakları komiteleri ve medya en genel anlamda çocuk haklarının izlenmesinde yer almakta, öncelikleri, güçleri veya etkileri, bağımsızlıkları, kaynakları ve kapasiteleri elverdiği ölçüde de bu alandaki boşluklara dikkat çekmektedir. Hukukçular, gazeteciler, veliler ve diğerlerinin yanı sıra çeşitli hükümet dışı kuruluşlar ve platformlar da çocuk haklarına yönelik ihlalleri düzenli olarak izlemekte ya da bu konularda bilgi vermektedir. Türkiye Barolar Birliği ve il baroları da çocuklar için şikâyet mekanizmaları oluşturmaya çalışmaktadır. Bu mekanizmalar çocuk haklarıyla ilgili konuların ve ihlallerin daha görünür kılınmasına katkıda bulunacağı gibi, bu alandaki ihtilafların ele alınmasını da sağlayacaktır. Ancak, genel olarak bakıldığında, Türkiye’de bağımsız çocuk hakları izlemesinin sınırlı kaldığını belirtmek gerekir.

Kadın ve çocuk haklarında kamu denetçiliği sistemi: Haziran 2012’de TBMM tarafından onaylanan bir yasayla kurulan kamu denetçiliği (ombudsman) kurumu, çocuk haklarının sistematik biçimde izlenmesini sağlayabilir. Kamu denetçiliği kurumunun – ve dolaylı olarak çocuk haklarını izleyecek bağımsız bir çocuk kamu denetçiliği sisteminin - yasayla kurulması, yıllar süren tartışmaların ardından, 2010 yılı Eylül ayında yapılan anayasa değişiklikleri çerçevesinde mümkün hale gelmişti. İşte bu tarihten bir süre sonra, kamu denetçiliği kurumunu ihdas eden yasa TBMM’ye sunulmuş ve Haziran 2012’de kabul edilmiştir. Meclis Başkanı’na karşı sorumlu olan bu kurum, kamu idaresinin tasarruflarına, usullerine, tutum ve davranışlarına yönelik şikâyetlerin yasallığını ve haklılığını insan hakları temelli bir adalet anlayışı açısından araştıracak,  kamu idaresine de buna göre tavsiyelerde bulunacaktır. TBMM tarafından seçilecek olan başdenetçi, diğer işlerinin yanı sıra yıllık raporların ve belirli konulara ilişkin raporların hazırlanmasından, bunların kamuoyuna açıklanmasından sorumlu olacaktır. Başdenetçiye bu görevinde beş denetçi yardımcı olacak, bu beş denetçiden biri de özel olarak kadın ve çocuk haklarıyla ilgilenecektir. Bu düzenlemeler birçok açıdan örnek gösterilen uluslararası uygulamalarla aynı doğrultudadır (yaklaşık yarısı Avrupa’da olmak üzere 60 kadar ülkede çocuk kamu denetçiliği veya çocuk komiserliği kurumları oluşturulmuştur). Kadın ve çocuk hakları için ayrı denetçilere görev verilmesi, her iki konuya gereken özel ilgi gösterilmesi açısından ideal olurdu. Başdenetçi ile göreve getireceği beş denetçinin siyasal bağımsızlığı, kurumun inandırıcılığı açısından önem taşımaktadır. Önemli olan bir başka husus da, kadın ve çocuk hakları denetçisinin, kendi yaşamlarında ve dünyalarında neler olup bittiğini en iyi onlar bilebilecekleri için kadınlar ve çocuklarla yakın temas içinde olmasıdır. Söz konusu denetçinin diğer ülkelerdeki çocuk denetçileriyle ilişki kurması, vaki şikâyetleri ele alırken, Türkiye’de çocuk hakları açısından pozitif bir iklim yaratılmasına, çocuk haklarının yasalarda, politikalarda ve uygulamalarda eksiksiz yaşama geçirilmesine yönelik araştırmalar yapıp tavsiyelerde bulunması beklenmektedir.

Meclis Komitesi: 2008 yılı sonunda, çocuk denetçiliği kurumunun ihdas edilmesini beklerken, TBMM’de bir Çocuk Hakları İzleme Komitesi oluşturulmuştur. Çeşitli partilere mensup 8 TBMM üyesinden oluşan Komite’nin amacı, TBMM’nin, yasama, bütçe, denetim ve temsil gibi asli görevlerini yaparken, çocuk haklarını yeterince dikkate alıp yansıtmasını sağlamaktadır. Komite, çocuklarla ilgili konularda TBMM içinde başlıca kaynak/mekân olarak işlev görmüş, TBMM ile çocuk hakları komiteleri, diğer çocuklar, çocuklarla birlikte çalışan profesyoneller ve sivil toplum arasında bir köprü oluşturmuştur. Komitenin tüm ülkede çocuklarla temas halinde olmasını sağlamak amacıyla UNICEF’le birlikte bir web sayfası ve diğer iletişim kanalları geliştirilmiştir. Komite, kamu denetçilik kurumunun, çocuk ve kadın hakları için bir denetçiliğin ihdas edilmesinden sonra da başta çocuklar olmak üzere kamudan gelen mesajları almaya devam edecektir.

TBMM Çocuk Hakları Komisyonu, Sağlık, Aile ve Sosyal İşler Komisyonu’nun gayrı resmi bir alt komitesi olarak çalışmaktadır. Bu komisyonun kendi bütçesine ve kaynaklarına sahip daimi bir komite haline getirilmesi üzerinde durulmaktadır. Bunun gerçekleşmesi halinde Komisyon çok daha güçlü olacaktır. Böyle bir durumda Komite her tür yasa tasarısını çocuk haklarına uygunluk açısından inceleme görev ve yetkisine sahip olabilecek, yıllık bütçelerde çocuklara yeterli kaynak ayrılmasını sağlayabilecektir.

BM Komitesi: BM Çocuk Haklarına dair Sözleşme ile bu sözleşmenin isteğe bağlı protokollerinin imzacısı olan devletler, uygulamalarını düzenli aralıklarla (her beş yılda bir) BM Çocuk Hakları Komitesi’ne rapor etmek zorundadırlar. Komite, imzacı devletlerin seçtiği ve dünyanın çeşitli ülkelerinden gelen uzmanlardan oluşmaktadır. Komite kendisine gelen raporları saydam ve katılımcı bir süreçte değerlendirmekte, duyarlılık noktalarını kaydetmekte ve daha sonraki girişimler için yol gösterici mahiyetteki tavsiyelerini “Sonuç Gözlemleri” adı altında dile getirmektedir. Komite, Türkiye’nin Sözleşme’nin uygulanmasıyla ilgili birleştirilmiş ikinci ve üçüncü dönemsel raporlarını 2012 yılı Haziran ayında Cenevre’de değerlendirmiştir. Bunun ardından da Sonuç Gözlemleri yayınlanmıştır (Sonuç Gözlemleri ve ilgili diğer belgeler için bakınız, http://www2.ohchr.org/english/bodies/crc/crcs60.htm. Türkçe çeviriler ve daha fazla bilgi bir Türkiye STK’sı olan Uluslararası Çocuk Merkezi tarafından yayınlanmıştır: http://www.cocukhaklariizleme.org/turkiyenin-ikinci-periodik-raporu). Türkiye Cenevre’de Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin’in başkanlığında birçok kurum ve kuruluşun temsilcilerinden oluşan, geniş bir heyet tarafından temsil edilmiştir. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı (ASPB) Çocuk Hizmetleri Genel Müdürlüğü kanalıyla Komite’nin tavsiyelerini izleme niyetindedir. Ancak Sonuç Gözlemlerinin Türkiye’de ne kadar tanıtılacağını, gelecekteki politika ve girişimler için ne ölçüde belirleyici olacağini esasen zaman gösterecektir.

Ulusal İnsan Hakları Kurumları: Haziran 2012 tarihli bir yasayla Türkiye’de bir İnsan Hakları Kurumu oluşturulmuştur. Başbakanlık bünyesinde özerk bir statüye sahip bu kurumun sorumlulukları arasında insan haklarıyla ilgili ihlal iddialarının araştırılması yer almaktadır.  Bu kurumun, BM sözleşmelerini takip eden ilgili BM organları ile yakın bağlar kurarak, BM Paris İlkeleri ile BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği tarafından öngörüldüğü şeklinde, geniş tabanlı ve bağımsız bir insan hakları kurumu olarak hizmet vermesi beklenmektedir. Yeni kurum, BM ölçütlerini karşılamayan hâlihazırdaki Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığı’nın yerini alacaktır.

10.6 Sivil toplum, özel sektör ve uluslararası kuruluşlar: Hükümetin kapasitesine ek olarak, Türkiye’de çocukların ve gençlerin durumlarını iyileştirmeyi, genel olarak veya belirli alanlardaki haklarını kollamayı hedefleyen ve bu amaçlarla kaynak harekete geçirebilen çeşitli kurum ve kuruluşlar bulunmaktadır. Türkiye’deki üniversitelerin ve araştırma merkezlerinin, çocuk hakları, çocuk ve gençlerin esenliği için henüz yeni harekete geçirilmekte olan ciddi bir araştırma, eğitim ve uygulama kapasitesi vardır. Yüksek Öğretim Kurulu’nun verdiği bilgilere göre Türkiye’de, yüksek öğrenim alanında, 103 devlet üniversitesi, 65 özel (vakıf) üniversitesi, 7 özel (vakıf) meslek yüksek okulu ve 13 diğer kurum bulunmaktadır. Çok sayıda araştırma enstitüsü, üniversiteler bünyesinde ya da diğer kamu ve özel sektör kuruluşlarına bağlı olarak çeşitli uzmanlık alanlarında faaliyet göstermektedir. Kimi önemli bağımsız araştırma vakıfları ya da “düşünce kuruluşları” ile saha araştırmaları ve veri analizi gibi hizmetler sunan özel şirketler de unutmamak lazım. Türkiye’deki hükümet dışı (sivil toplum)  kuruluşları ise, hedefleri ve örgütsel yapılanmaları bakımından büyük bir çeşitlilik göstermektedir. Bunların arasında vakıflar ve hayır kurumları; işveren, işçi ve mesleki kuruluşlar; tanıtım-savunu, hizmet sunumu, araştırma ve/veya eğitim alanında faaliyet gösteren STK’lar ve toplum temelli diğer kuruluşlar yer almaktadır. Çoğunlukla uluslararası değil de ulusal ölçekte yapılanmış olan bu kurumların en önde gelen ilgi alanları, eğitim ve insan haklarıdır. Hükümet dışı kuruluşların çoğu, düşük üye sayısı, sınırlı kaynak/kapasite, AB projelerine bağımlılık, siyasal veya ideolojik bağlantı; devlet, kamuoyu ve diğer STK’lar gözünde güvenilir bulunmama gibi sorunların etkisi altındadır. Öte yandan kökenli ve/veya çok varlıklı sponsorları olan kuruluşlar da vardır. Pek çok STK, herşeye rağmen, çocuk hakları ve gençlerin katılımı alanındaki tanıtım-savunu çalışmaları veya toplum seferberliği, eğitim ve hizmet sunumu gibi alanlarda belli bir etkiye sahiptir. UNICEF Türkiye Milli Komitesi çocuklar için kaynak yaratırken, özel sektör de çoğu kez sosyal sorumluluk bağlamında çocuklara ve gençlere yönelik çabalara ayni ve nakdi katkıda bulunma istekliliğini göstermiştir. Duyarlılık geliştirme ve bilgi yayma açısından bakıldığında medyanın potansiyelinden henüz tam yararlanıldığı söylenemez.

Türkiye ayrıca çeşitli uluslararası kuruluşların üyesi ve/veya ortağıdır (G-20, OECD, Avrupa Konseyi, İslam Konferansı vb.) Türkiye AB üyeliği sürecinde olduğundan, AB ülkede yönetişim ve kalkınmayla ilgili hemen hemen her alanda etkilidir. Katılım sürecinde Türkiye, AB üyelik koşullarını (demokrasiyi güvence altına alan istikrarlı kurumlar, hukukun üstünlüğü, insan hakları ve azınlıklara saygı; işleyen bir piyasa ekonomisi, yasal düzenlemelerin ve uygulamaların ‘topluluk müktesebatı’ olarak bilinen AB düzenlemeleriyle uyumlu hale getirilmesi) yerine getirmeyi hedeflemekte ve katılım öncesi yardımlardan yararlanmaktadır. AB ise çocuklara ve çocuk haklarına giderek daha fazla önem vermekte, Türkiye’nin bu alanda kaydettiği ilerlemeyi, ülkenin katılım sürecinde üyelik kriterlerini yerine getirme ve müktesebatı benimseme bakımından sergilediği performansla ilgili yıllık ilerleme raporları aracılığıyla izlemektedir. Dünya Bankası ise hem her yıl yaklaşık 500 milyon dolarlık kredi taahhüdüyle önemli bir kredi kaynağı olarak hem de araştırma ve politika belirleme alanlarında nüfuzlu bir kurum olarak Türkiye’de etkilidir. Türkiye, Avrupa ve Orta Asya bölgesinde Banka’nın en büyük müşterisi, dünya çapında da en büyük müşterilerinden biri konumundadır. Banka’nın sağlık, eğitim, sosyal politika, gençlik ve erken dönem çocuk gelişimi gibi alanlarda önemli girişimleri vardır. ‘Eşitliğin Artırılması ve Kamu Hizmetleri’, Dünya Bankası’nın Türkiye ile olan 2012-2015 dönemi Ülke Ortaklık Stratejisi’nin üç temel hedefinden birini oluşturmaktadır. Bu hedefe, (a) erken dönem çocuk eğitiminde daha geniş kapsam ve kaliteli hizmet; (b) daha etkili ve finansal açıdan sürdürülebilir bir sağlık sistemi  (c) toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanmasında ilerleme; (d) kamu hizmetleri ve yönetişimde iyileşme aracılığıyla ulaşılacaktır. Bu arada onbir BM kuruluşu (FAO, ILO, IOM, UNDP, UNFPA, UNHCR, UNIC, UNICEF, UNIDO, WFP ve WHO) Türkiye’de çesitli çalışmalar yürütmekte. UNICEF’in çalışmalarının tümü ve diğer BM kuruluşlarının çalışmalarının bir kısmı doğrudan doğruya çocuklar ve gençlerle ilgilidir. BM kuruluşlarının programları, BM Türkiye Kalkınma İşbirliği Stratejisi (UNDCS) 2011-2015’e katkıda bulunmaktadır. Burada üç stratejik alana öncelik tanınmaktadır:  Demokratik ve Çevresel Yönetişim; Eşitsizliklerin Azaltılması-Sosyal İçerme-Temel Kamu Hizmetleri, ve Yoksulluk ve İstihdam.

10.7 Verilerin bulunabilirliği: Güvenilir ve anlamlı istatistikler, çocuk haklarının güvence altına alınmasına, çocukların ve gençliğin esenliğine yönelik girişimlerin sağlıklı biçimde tartışılmasının, tasarlanmasının, gerçekleştirilmesinin ve değerlendirilmesinin önkoşuludur. Türkiye İstatistik Kurumu (Türkstat) ekonomik, çevresel ve sosyal istatistiklerden sorumlu başlıca devlet kurumudur. Sosyal istatistikler, nüfus, demografi, eğitim, kültür, turizm, sağlık, spor, konut, adalet ve siyasetle birlikte hanehalkı bütçe ve işgücü anketleriyle yoksulluk araştırmasını kapsamaktadır. Yaşam koşulları, göreli yoksulluk ve gelir dağılımı ile ilgili daha fazla veri sunan Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırmasını 2008 yılından beri Türkstat tarafından gerçekleştirilmektedir. 2008 ve 2009 yıllarından itibaren, sağlık, sağlık harcamaları ve ölüm nedenlerini ele alan yeni araştırmalar başlatılmıştır. Büyük bir örneklem üzerinden gerçekleştirilen 2011 Nüfus ve Konut Araştırmasının ilk sonuçlarının 2012 yılı sonlarında alınması beklenmektedir. Bu araştırma, işgücü ve istihdam, doğurganlık, göç ve nedenleri; bebekler, çocuklar ve yetişkinler arasında ölüm nedenleri; engellilik, konutlar ve yapılar gibi konularda bugüne kadar elde edilmiş verilerden daha ayrıntılı bir tablo sunacaktır. Türkstat, çocuklarla ilgili olarak devlet kurumları tarafından toplanan istatistikleri düzenli hale getirmeyi ve bunları tek bir veritabanında toplamayı planlamaktadır. Türkstat’ın dışında, Merkez Bankası, Hazine, Maliye Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı ve Sosyal Güvenlik Kurulu gibi çok sayıda diğer kamu kurumu da kendi görev alanlarında ilişkin verileri düzenli olarak yayınlamaktadır.

DSA: Düzenli aralıklarla yapılan bir başka önemli araştırma, Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü tarafından beş yılda bir gerçekleştirilen Demografi ve Sağlık Araştırmasıdır (DSA). Bu araştırmalar sonucunda, örneğin doğurganlık, anne bakımı, bebek ve küçük çocuk yaşatma, sağlık ve beslenme gibi alanlarda Türkiye’nin birçok temel göstergesi elde edilmektedir.  Sonuncusu 2008 yılında yapılan araştırma 2013 yılında tekrarlanacaktır. 35 yıldır ilk kez olmak üzere Sağlık Bakanlığı tarafından gerçekleştirilen ilk ulusal beslenme araştırmasının sonuçları ise halen beklenmektedir.

İhtiyaca göre yapılan araştırmalar: Hükümet kuruluşları, üniversiteler, düşünce kuruluşları, uluslararası finans kurumları, BM kuruluşları ve STK’lar da, nicel ve nitel verilerin bulunmadığı veya yeterli olmadığı hallerde kendi ilgi alanlarında bağımsız olarak veya aralarında işbirliğine giderek araştırmalar yapmakta veya yaptırtmakta, veri toplayıp işlemekte, zaman zaman raporlar yayınlamaktadır. Bu tür çalışma ve araştırmalar sayesinde aile içi şiddet, riskli davranışlar, aile yaşamı ve diğer konularda değerli veriler elde edilmiştir. Ne var ki, bu tür araştırmalar düzenli olarak yapılmamaktadır. Ayrıca, çocuklarla ilgili birçok konu – boş zamanlarında ne yaptıkları, harçlıklarının ne kadar olduğu, neden korktukları, kendilerini nasıl hissettikleri – henüz ortaya çıkarılmamıştır. İlgili hükümet kuruluşlarının, hükümet dışı ve uluslararası kuruluşların ve akademik kurumların, engelli çocuklar, yoksul kırsal kesimlerdeki çocuklar ve Roman çocuklar gibi belirli çocuk gruplarının ihtiyaçları konusunda daha sonra izleyecek politikalara temel oluşturacak araştırmalar yapmaları yerinde olacaktır.

Uluslararası karşılaştırmalar: Türkiye’ye ilişkin verilerin diğer ülkelerin verilerle - gecikmeler ve değişik ülkelerde farklı tanımlarının kullanılmasından kaynaklanan sorunlara rağmen - karşılaştırmalı olarak sunulduğu ana kaynaklar, OECD veri tabanları ile birlikte UNICEF’in “Dünya Çocuklarının Durumu” raporu ve diğer BM kuruluşlarının buna benzer yıllık temel raporları sayılabilir. Ancak, kimi durumlarda Türkiye’ye ilişkin verilerin eksik olduğu görülmektedir. Bu da başka ülkelerde toplanan verilerin henüz Türkiye’de toplanmadığını göstermektedir. Örneğin, UNICEF’in birçok ülkede destek verdiği Çok Göstergeli Kümelem Araştırmalarıyla (MICS) elde edilebilen ancak DSA’lara dahil edilmeyen veriler vardır. Türkiye, OECD’nin Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı (PISA) araştırmalarına (bazı sorulara yer verilmemekle birlikte) ve WHO’nun Okul Öğrencilerinin Sağlık Davranışları (HBSC) araştırmalarına katılmaktadır.

Ayrıntı ve sıklıkta boşluklar: Veriler her zaman yeterli ayrıntıda değildir; arzu edilen sıklıkta da toplanmamaktadır. Örneğin, yoksulluk oranları yıllık Hanehalkı Bütçe Araştırmaları temel alınarak hesaplanmaktadır ve buradan hareketle çocuk yoksulluğuyla ilgili rakamlara ulaşılması mümkündür. Ancak bu, yalnızca 15 yaşından küçükler için mümkündür ve bu da BM’nin çocuk tanımına uymamaktadır. Üstelik çocuk yoksulluğunun tüm biçimleri dikkate alınmamaktadır. Türkstat yoksulluk araştırmalarının geleceği belirsizdir. Sosyal veriler il, hatta bölge bazında bile yayınlanmamaktadır (eğitim sistemi ve istihdamla ilgili yıllık veriler dışında). Verilerin kırsal-kentsel nüfus bazında ayrıştırıldığı durumlarda ise her yerde aynı kır/kent ayrımı tanımı esas alınmamaktadır. Türkstat çocuk işçiliği araştırmalarını yedi yılda bir yapmaktadır. Bu araştırmalarda uluslararası tanımlar kullanılmadığı gibi, yaş grupları ve coğrafi bölgeler ayrımı da tam yapılmamaktadır. Türkstat bugüne kadar engellilikle ilgili yalnızca bir araştırma yapmıştır; engelliliğe ilişkin algılarla ilgili araştırma sayısı da yalnızca birdir. Türkiye, bağımlılık davranışlarıyla ilgili Avrupa ESPAD okul araştırmasında sadece bir kez yer almıştır. Siyasal nedenlerden dolayı veriler çok nadiren etnik kökene ya da ana dile göre ayrıştırılarak verilmektedir. Hanehalkı araştırmalarında kullanılan soru kâğıtları, özellikle eğitim alanı söz konusu olduğunda, uluslararası kabul gören göstergeler doğrultusunda güncellenebilir.

Yayın: Türkiye İstatistik Kurumu (Türkstat) dışındaki kurumlar tarafından toplanan veriler, basılı yayın olarak ya da Internet aracılığıyla yayınlanmayabilmekte ya da veriler ancak uzun bir gecikmeyle açıklanabilmektedir. Veriler, çocukları yetişkinlerden, kız çocukları erkek çocuklardan ayırmayabilmektedir. Örneğin, yargı süreçleri ya da çocukların karıştıkları kazalarla ilgili kesin ve güncel bilgilere ulaşmak zordur. Milli Eğitim Bakanlığı e-okul veritabanı aracılığıyla elde edilen veriler –örneğin okul devamlılığına ilişkin veriler- henüz kamuoyuna açık değildir (Bununla birlikte, Türkiye, UNESCO/UNICEF Okul Dışı Çocuklar Girişimi’nde yer almaktadır ve merkezi Sabancı Üniversitesi olan Eğitimde Reform Girişimi ile bağlantılı olarak eğitim konusunda daha fazla bilgi kamuoyuna açıklanmakta ve analiz edilmektedir). Sağlık Bakanlığı, sağlık hizmetleri, halk sağlığı alanındaki müdahaleler ve halkın sağlığı konusunda kamuoyuyla düzenli biçimde paylaşmadığı bilgilere sahiptir. Aynı durum, örneğin kurumlara yerleştirilen çocuklar, yargıyla tanışan çocuklar, çocuk mülteciler ve göçmenler gibi konularla ilgili olarak diğer bakanlıklar için de geçerlilik taşımaktadır. Kimi durumlarda veriler ancak Kalkınma Bakanlığı’nın planlama belgelerinde yer aldığında veya TBMM’deki soru önergelerine verilen yanıtlarla birlikte kamuoyu tarafından öğrenilmektedir. Verilerin açıklandığı durumlarda ise bunların anlatılması veya sunulmasında kimi sorunlar olabilmektedir. Butün bu yetersizliklerin, kapasite eksikliği, verilerin güvenilmezliği veya Türkstat’ın sorumluluk alanına girmeme kaygısı gibi nedenlerden kaynaklandığını düşünmek mümkün. Dikkatlerden veya eleştirilerden kaçınma güdüsünün de idari verilerin ya da araştırma sonuçlarının yayınlanmamasında ya da geç yayınlanmasında etkili olması ihtimalı da gözardı edilemez. Mali saydamlık ulusal ölçekte sorunlu bir konuyken, yerel düzeyde ise çok sınırlı kalmaktadır.

Veri okuryazarlığı: Toplum ve devletin tüm katmanlarında, istatistikler hakkında bilgi ve duyarlılık eksiklikleri hissedilmektedir. Bir yandan, üretilen verilere güvensizlik yaygındır; diğer yandan siyasetçiler, köşe yazarları, çeşitli mesleklerden kişiler ve ilgi grupları gelişigüzel seçtikleri verileri veya kulaktan dolma bilgileri aktarmakta ya da güncelliğini yitirmiş verileri kullanmaktadır. Bu koşullarda, politikaların belirlenmesinde ve kamuya açık tartışmalarda nesnel bilgilerin temel alındığını söylemek güçtür. Sonuçta, sadece verilerin sunumu değil verilere yönelik talebin de gelişmesi, akademisyenlerin, STK’ların, medyanın ve diğerlerinin veri kullanmaları, analiz etmeleri ve yeniden sunmalarında daha titiz davranmaları gerekmektedir.

10.8 Çocuk hakları ve medya: Elektronik medyanın rekabetine karşın kitle iletişim araçları (özellikle televizyon) çocuklar, gençler ve çevreleri üzerinde önemli bir etkiye sahiptir. Kitle iletişim araçlarının içeriğinin ve televizyon izlemenin farklı yaşlardaki çocukların fiziksel, bilişsel, duygusal ve sosyal gelişimi üzerindeki etkileri çok yönlü olabilmektedir. BM Çocuk Haklarına dair Sözleşme’nin 17’nci Maddesi devletlere “çocuğun, özellikle toplumsal, ruhsal ve ahlaki esenliği ile bedensel ve zihinsel sağlığını geliştirmeye yönelik çeşitli ulusal ve uluslararası kaynaklardan bilgi ve belge edinmesini sağlama” yükümlülüğünü getirmektedir. Sözleşme ayrıca çocuğun kendisine zarar verebilecek bilgiler ve materyallerden korunmasına ilişkin kurallara duyulan ihtiyaçtan söz etmektedir. Türkiye’de önemli bir reklam endüstrisi vardır; medya kanal ve organlarının sayısı da fazladır ve bunlardan kimilerinde Türkçe dışında diller kullanılmaktadır. Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) yayınların düzenlenmesinden ve denetlenmesinden sorumlu kurumdur. Yapılan tartışmalar ise, ağırlılı olarak, çocuklara, gençlere ve ebeveynlere kaliteli bilgilendirme ve eğlence hizmetlerinin nasıl sağlanabileceğinden ziyade, televizyonun zararlı etkilerine odaklanmaktadır.

Kitle iletişim araçları, çocuk hakları kültürünün ve gençliğe yönelik olumlu tutumların yaygınlaşmasına katkıda bulunabilir. Bunun için medyanın, çocukların ve gençlerin karşılaştıkları sorunlara daha yakından eğilmesi, haber yaparken çocukların ve gençlerin haklarına saygılı olması, bu kesimler hakkında olumlu haberlere yer vermesi ve seslerini duyurması gerekmektedir. Son yıllarda çocuk haklarıyla ve daha spesifik olarak çocukların korunmasıyla ilgili bazı önemli konuların öne çıkmasında özellikle basılı medyanın önemli bir rol oynadığı söylenebilir. Ayrıca, çocukların konu oldukları haberlerde duyarlılık da gelişmekte, örneğin çocuk mağdurların veya zanlıların kimlikleri gizlenmektedir. Medya mensuplarına yönelik çocuk dostu medya eğitimi geliştirilmiş, ardından geleceğin gazetecilerinin eğitim aldıkları çeşitli iletişim fakültelerinde kullanılmak üzere bir çocuk hakları ders programı hazırlanmıştır. Bütün bunlara rağmen çocuklarla ilgili haberlerde sansasyon anlayışı sürmekte, çocukları çoğu kez şiddet, kaza, doğal felaket veya aile kavgası gibi trajik durumların mağdurları olarak gösterilmektedir. Çocukların kendi sesleri ise nadiren duyulmaktadır. Kitle iletişim araçları gençleri güçlendirme ve karşılaştıkları sorunları öne çıkarma gibi hususlarda pek de istekli davranmamaktadır.

10.9 Çevre ve acil durumlara hazırlıklılık: Çevreyle ilgili konular Türkiye’deki çocukları ve gençleri giderek daha fazla etkilemektedir. Gelecekte, bugün ekonomik büyüme adına yaratılan, küresel ısınma, yeşil alan, toprak ve tarım arazisi kaybı gibi çevre bozukluklarının sonuçlarıyla birlikte yaşayacak olan onlardır. Şimdiden çocuklar, aşırı kalabalık kent mekânları gibi kendileri için erişilebilir, güvenli ve cazip pek az imkân tanıyan bir çevreyle kuşatılmıştır. Ev ortamları çoğu kez aşırı kalabalık ve güvensizdir. Özellikle kırsal alanlardaki kimi yerleşimlerde yeterli su ve sanitasyon imkânları bulunmamaktadır. Genelde bunlar sorun olarak görülmemektedir ve dolayısıyla çözüme yönelik olarak geliştirilmiş politikalar da yoktur.

Çocuklar ve gençler dâhil olmak üzere nüfusun büyük bir bölümü, felaketlerden kaynaklanan ölüm, yaralanma ve ciddi fiziksel ve maddi sıkıntı tehlikesi ile karşı karşıyadır. 1999 yılında Marmara bölgesinde yaklaşık 30 bin, 2011’de Van ilinde 600’den fazla insan, deprem gerçeği ile bilinçsiz ve sağlıksız yapılaşmanın çakışması sonucunda yaşamları yitirmiştir. Kentlerin çoğu önemli bir deprem riskiyle karşı karşıyadır. Geçmişteki depremler okul binalarına büyük zarar vermiştir. İstanbul’da, Dünya Bankası’nın da desteğiyle uygulanmakta olan İstanbul Sismik Risk Azaltma ve Acil Durum Hazırlıklılık Projesi bu konuda duyarlılığı geliştirmeyi, kapasite inşa etmeyi, binaları değerlendirmeyi ve sağlamlaştırmayı hedeflemektedir. Bu kapsamda yüzlerce okul binası depreme dayanıklı hale getirilmiştir; ancak mühendislere göre bir o kadar okul daha sağlamlaştırma için sırasını beklemektedir. Kentlerde bina stokunun iyileştirilmesi için geniş alanların yıkılarak yeniden imar edildiği kentsel dönüşüm projelerine başvurulmaktadır. Ancak bu projeler çeşitli açılardan eleştiri konusu olmaktadır ve yeni binalara ilişkin denetimin yeterli olmadığı görülmektedir. Çevre ve acil durum hazırlıklılığı, ilk ve orta dereceli okullarda müfredata dâhil edilmiştir; ancak henüz bir etki analizi yapılmamıştır.