* Türkiye’de çocuklar, yaşlarına, cinsiyetlerine ve toplumsal şartlarına göre de değişen şekil ve ölçülerde şiddet, istismar, sömürü ve/veya ihmal uğramakta veya uğrama ihtimalı ile karşı karşıya kalmaktadır. 2005 yılında çıkartılan Çocuk Koruma Yasası çocuk korumada haklara dayalı bir yaklaşım getirmiş ve yasanın yaşama geçirilmesi yolunda önemli çabalar harcanmıştır. Ne var ki, kurumsal, finansal ve insani kaynaklar, eşgüdüm ve izleme gibi alanlarda önemli açıklar halen sürmektedir. Çocuk koruma hizmetleri asıl olarak herhangi bir ihlal meydana geldiğinde müdahalede bulunulmasına odaklanmış olup, önleme ve erken uyarı sistemleri gelişmemiştir.

* Çocukların çoğu, evde, okulda ya da toplumda olsun, yetişkinlerden ya da diğer çocuklardan kaynaklanan şiddete maruz kalmaktadır. Özellikle kız çocukların karşılaştıkları cinsel istismar ve şiddet riski ciddi boyutlardadır. Namus cinayetleri ve intihara zorlama haberleri hala medyada yer almaktadır. Şiddete karşı politikaların geliştirilmesi süreci yavaş ilerlemekte, izleme boyutu da sınırlı kalmaktadır. Çocuklara yönelik her tür şiddetin toplumun tümü tarafından reddedilmesi, daha iyi bilgi paylaşımı ve eşgüdüm yoluyla bu tür olayların tespit edilmesi, bildirilmesi ve takip edilmesi, çocukları güçlendirerek şikâyet mekanizmalarının harekete geçirilmesi ve mağdurlara yönelik hizmetlerin yaygınlaştırılması için yeni biri hamle gerekmektedir.

* Türkiye, çocuk adaleti alanındaki yasalarını, mevzuatını ve uygulamalarını en ileri uluslararası standartlar düzeyine getirmek için özellikle son dönemlerde önemli çabalar harcamıştır. Ne var ki, iş uygulamaya geldiğinde sonuçlar farklılık göstermektedir. Bugün bile çok sayıda çocuk hala yetişkinlerin yargılandığı mahkemelerde yargılanmaktadır. Önemli sayıda çocuk, mahkeme önüne çıkarılmadan önce uzun süre cezaevlerinde tutulmaktadır. Alternatif önlemlere her zaman başvurulmıyor, başvurulduğu durumlarda da etkili biçimde uygulanamamaktadır. Gözaltı koşulları hala şikâyet konusudur ve çocuk mağdurlara yönelik hizmetlerin iyileştirilmesi gerekmektedir. Bu konuların aciliyetini gören bir anlayışa ihtiyaç vardır.

* Ana baba bakımından yoksun yaklaşık 14 bin kadar çocuk kurumlarda yaşamaktadır. Bu sayı, ailelere destek, bakıcı aile ve evlat edinme gibi kurum dışı bakıma ağırlık veren uygulamalarla son yıllarda belirli bir mesafenin alındığını göstermektedir. Bu arada, yatılı kurumlar için standartlar belirlenmiştir ve kurumlardaki çocuklar daha küçük, daha sıcak ve dostane ortamlar sunan evlere nakledilmektedir. BM Çocuk Hakları Komitesi bu alanda Türkiye’ye şu tavsiyelerde bulunmuştur: (a) ana baba bakımından yoksun çocukların koşullarını iyileştirmeye yönelik çabaların sürdürülmesi; bu bağlamda söz konusu çocuklar için özellikle daha vasıflı personel görevlendirilmesi ve koşulların titizlikle izlenmesi; (b)çocuk bakım sisteminin ve bugüne kadarki kurum dışına çıkarma sürecinin, hem örnek uygulamaları hem de düzeltme gereken alanları belirleyecek şekilde tarafsız bir değerlendirmeye tabi tutulması. 

8.1 Çocuk koruma alanındaki görevler ve sistemler: Türkiye’de çok sayıda çocuğun, sömürü, şiddet, istismar ve ihmalin çeşitli biçimleriyle fiilen karşılaştığı ya da böyle bir risk altında olduğuna ilişkin bolca kanıt vardır. Bu tür sorunlardan kimilerine ilişkin bilgiler hemen aşağıda ya da elinizdeki Durum Analizinin diğer bölümlerinde bulabilirsiniz. Kayıp Çocuklar Başta Olmak Üzere Çocukların Mağdur Olduğu Sorunların Araştırılarak Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan Meclis Araştırması Komisyonu’nun 2010’da hazırladığı rapor da (http://www.tbmm.gov.tr/sirasayi/donem23/yil01/ss589.pdf), kayıp, cinsel istismar mağduru ve zorla fuhşa itilen, sokaklarda çalışan ya da yaşayan ve yargıyla tanışan çocuklar, bu çocukların yaşadıklarının nedenleri, çözüm amacıyla yapılan yasal düzenlemeler, geliştirilen kurumlar ve sistemler hakkında birçok veri, görüş ve referans içermektedir.

Kız ve erkek çocukların şiddet, sömürü ve istismarın herhangi bir biçimine ya da zarar verici veya istenmeyen herhangi bir duruma maruz kalma riski, çocukların kendi kişisel durumları kadar toplumsal koşullarla da ilişkilidir. Ekonomi, tüketim toplumu ve devlet gelişirken, teknolojinin yaygınlaşması ve göç sonucunda nüfusun kentsel alanlarda yoğunlaşması, çok sayıda çocuğa ve gence bilgiye, hizmetlere ve fırsatlara erişim açısından daha önce görülmemiş olanaklar sağlamıştır. Ancak bütün bu gelişmeler aynı zamanda başka sonuçlar da vermiştir: güçleşen geçim koşulları, gelir ve statü eşitsizliklerinin daha görünür hale gelmesi, aile ve komşuluk bağlarının zayıflaması, çatışan değer sistemleri, yeni ve aşına olunmayan fiziksel ve dijital ortamlar gibi. Yaşam giderek daha rekabetçi biçimlere bürünürken suç ve sömürünün yeni biçimleri ortaya çıkmıştır. Türkiye’nin kimi bölgelerinde ise, sürüp gitmekte olan siyasal gerilimler, şiddet ve terörizm toplumsal huzursuzluğu daha da artırmıştır. 1990’ların sonu ile 2000’lerin başında kamuoyunun dikkatini çeken sokaklarda çalışan ve yaşayan çocuklar olgusu sonunda bir meclis araştırmasının konusu olmuş ve böylece çocuklara yönelik yeni hizmetler geliştirilmiştir. Bu olay, toplumsal faktörlerin (iç göçler, kent yoksulluğu vb) çocukların karşılaştıkları riskler üzerinde nasıl etkili olduğunu göstermektedir. Bu nedenle, çocukların korunmasında sosyal politikaların hatta siyasi tercihler ve güvenlik uygulamalarının önemi büyüktür.

Bu politikalar, tercihler ve uygulamaların önemini not ettikten sonra,  yeni davranış biçimleri ve olumlu yöndeki toplumsal değişimle birlikte çocuk koruma politikalarının gelişmesinin de, hem çocuklara sağlanan korumayı hem de çocukların risklere karşı dayanıklılığını da güçlendirebildiğini belirtmek gerekmektedir. Türkiye’de çocuk koruma mekanizmalarının iyileştirilmesine ve yaygınlaştırılmasına yönelik çabalar yanlızca her şiddet, istismar veya ihmal türüne karşı spesifik önlemlerin geliştirilmesiyle ilgilenmemekte, aynı zamanda bu koruma sistemlerini bir araya getirerek aralarında eşgüdüm sağlamayı, halen yeterince gelişmemiş olan önleme ve erken teşhis çabalarına bağlamayı amaçlamaktadır.

Çocuk koruma, eğitim ya da sağlık benzeri bir sektör değildir. Çocukları ve gençleri risklerden korumaya, haklarının ihlal edilmesini engellemeye, korunma hakları çiğnenmiş olanları desteklemeye yönelik adımlar, sosyal hizmetler, güvenlik, yargı, eğitim, sağlık ve diğer alanlardaki yetkili merciler tarafından atılabilir veya denetlenebilir. Bununla birlikte, dikkat edilecek husus şudur: Çocukları ve gençleri korumaya yönelik çabalar, gereksiz tekrarların önlenmesi, belirli bir sektörde verilen hizmetlerin bir başka sektör tarafından saptanan risk durumları veya kişisel durumlarda da verilebilmesi açısından kapsamlı ve eşgüdümlü olmak zorundadır.

2005 yılında çıkartılan Çocuk Koruma Yasası bu alandaki temel yasal düzenlemedir. Yasa, korunma ihtiyacı olan çocukların danışmanlık, sağlık, bakım ve eğitim/barınma programları gibi hizmetlere yönlendirilmesindeki usulleri belirlemekte ve bu önlemlerin yaşama geçirilmesine yönelik düzenlemeler getirmektedir. Korunma ihtiyacı olan çocuklar, fiziksel, zihinsel, manevi, toplumsal ve duygusal gelişimleri ve kişisel güvenlikleri risk altında olan, ihmale veya istismara maruz kalmış veya suç mağduru çocuklar olarak tanımlanmaktadır. Çocuk Koruma Yasası genelde, Sosyal Hizmetler Yasası’nın çocuk bakımı ile ilgili hükümlerini yürürlükte bırakmaktadır. Buna, muhtaç durumdaki çocukların belirlenmesine ve koruma emirleri çıkartılmasına ilişkin sorumluluklar ve usuller de dahildir. Çocuk Koruma Yasası ayrıca çocuk mahkemelerinin kuruluşu, görevleri ve yetkileri, suça itilen çocukların güvenliği konusunda alınması gereken önlemlerle ilgili hususları da düzenlemektedir. Yasa, bu hususlarda, ilgili hükümet kuruluşlarının, sosyal hizmet ve denetim memurlarının rol ve görevlerini de belirlemektedir.

Adalet Bakanlığı’nın 2009 yılı sonunda Çocuk Koruma Yasası’nın uygulanmasını değerlendirmek amacıyla ilgili uzmanların da katılımıyla gerçekleştirdiği bir toplantı, özel olarak yargıyla ilgili (aşağıya bakınız) olup halen bekleyen çok sayıda mesele dışında şu gerçekleri ortaya koymuştur: öngörülen il eşgüdüm organları düzenli olarak ya da tüm üyelerin katılımıyla toplanamamaktadır; il sosyal hizmet müdürlükleri, risk altındaki çocukların izlenmesi, danışmanlık ve bakım hizmetlerinin verilmesi ve sosyal araştırma raporlarının hazırlanması dâhil olmak üzere yeni sorumluluklarını yerine getirebilecek kaynaklardan yoksundur; kamu kurumları arasında bilgi alışverişi yetersizdir; erken uyarı sistemlerinin oluşturulması ve sosyal hizmetlerin mahalle düzeyinde örgütlenmesi gerekmektedir (İngilizce olarak: http://www.unicef.org.tr/en/knowledge/detail/1117/child-protection-law-4-year-evaluation-meeting-december-2009-meeting-report; Türkçe olarak: http://www.unicef.org.tr/tr/knowledge/detail/1116/cocuk-koruma-kanunu-nun-4-yillik-degerlendirme-toplantisi-aralik-2009-toplanti-raporu). Daha genel olarak, çocukların korunmasına yönelik olarak halen mevcut ve yeni geliştirilecek tüm düzenlemelerin gerektiği gibi yaşama geçirilebilmesi için daha fazla kaynağa, tesise, vasıflı ve tam uzmanlaşmış profesyonellere gerek duyulduğu söylenebilir.

Çocuk Koruma Yasası’nın uygulanmasındaki boşlukların üzerine bir ölçüde gidilmiştir.  Örneğin, bir eşgüdüm stratejisi benimsenmiş ve erken uyarı sistemiyle ilgili bir pilot uygulama gerçekleştirilmiştir. Güç durumdaki tüm aileleri kapsayacak, sosyal hizmetler ve uzmanlardan oluşan yerel ölçekte ağların oluşturulması konusu, 2011 yılında kurulan Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın gündeminde ilk sıralarda yer almaktadır. Yeni kurulan bu bakanlık, bugün Sosyal Hizmetler Yasası olarak bilinen 1982 tarih ve 2828 sayılı yasaya göre çocuk bakımı ve diğer kimi sosyal hizmetlerden sorumlu olan eski Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğü (SHÇEK) ile birlikte, sosyal yardımlaşma ve sosyal meselelerde önemli roller üstlenen diğer kimi kamu kurumlarını da bünyesinde barındırmaktadır. Bakanlık, Eylül 2012’de Aile Danışma Merkezleri ile ilgili bir yönetmelik çıkarmıştır.

8.2 Şiddet ve istismar: Son dönemde yapılan küresel ölçekteki araştırmalar, hemen hemen tüm çocukların evde, okulda ve çevrelerinde şiddete tanık olduklarını ve bu şiddet olaylarından çok sayıda çocuğun doğrudan etkilendiğini ortaya koymaktadır (Çocuklara Yönelik Şiddet üzerine BM araştırması/Çocuklara Yönelik Şiddet Dünya Raporu, 2006; UNICEF/Parlamentolararası Birlik: Çocuklara Yönelik Şiddetin Ortadan Kaldırılması). Şiddet, fiziksel, cinsel veya duygusal olabilmektedir. Erken çocukluk döneminde şiddete tanık olunması veya maruz kalınması, olgunlaşma sürecindeki beyni etkileyebilmekte, ayrıca herhangi bir yaşta uzun süreli olarak şiddete tanık olma ve maruz kalma sağlık açısından kalıcı sonuçlara yol açabilmektedir. Sıklığına ve derecesine bağlı olmak üzere şiddet aynı zamanda çocukların kendilerini ifade etmeleri, okul performansı, sosyalleşmeleri, öz saygıları ve duygusal anlamda esenlikleri üzerinde de etkili olabilmektedir. Şiddete maruz kalan çocukların daha sonraki yaşamlarında uyuşturucu kullanma, erken/riskli cinsel ilişkiye girme, aşırı kaygı duyma, depresyonu geçirme, çalışma yaşamlarında başarısızlığa uğrama ve bellek bozukluklarını gösterme gibi olumsuzluklarla karşılaşma ve saldırgan davranışlar içine girme eğilimleri de diğer çocuklara göre daha fazla olmaktadır. Böylece şiddetin insani ve toplumsal maliyeti bir kuşaktan diğerine aktarılmış olmaktadır.

Başka ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de çocuklara ve gençlere yönelik şiddet ev, okul, çocuk bakım kurumları, emniyet ve yargı ve kamuya açık yerler olmak üzere farklı ortamlarda kendini gösterebilmektedir. Şiddete başvuranlar arasında ise, çocukların ve gençlerin bizzat kendileri, onlara yönelik sorumluluk taşıyan yetişkinler ve yabancılar yer almaktadır. Şiddet, evde fiziksel ve duygusal açıdan şiddet içeren disiplin uygulamalarından çocuk istismarı ve cinsel şiddete kadar uzanan farklı biçimler almaktadır. Gerçekleşen olayların ancak küçük bir bölümü  – genellikle ölümle veya ağır yaralanmayla sonuçlanan olaylar- bildirilip araştırıldığından çocuklara ve gençlere yönelik şiddet olaylarının nicel bir dökümünün verilmesi mümkün değildir. Türkiye Hükümeti ile UNICEF arasındaki işbirliği programı kapsamında yürütülen ve 2010 yılında yayınlanan Türkiye’de Çocuk İstismarı ve Aile İçi Şiddet Araştırması özet raporu,  çocukların gündelik yaşamlarında maruz kaldıkları veya tanık oldukları şiddetin çeşitli düzeylerini, şiddetin üzerlerindeki etkilerini ve çocukların bu sorunla nasıl baş etmeye çalıştıklarını ayrıntılı biçimde aktarmaktadır (http://panel.unicef.org.tr/vera/app/var/files/c/o/cocuk-istismari-raporu-eng.pdf). Şiddetin yanı sıra, çocuk ihmali de evde ve çevresinde kazalara ve yaralanmalara neden olabilmekte, çocukların fiziksel, bilişsel, sosyal ve duygusal gelişimlerinde sorunlara yol açabilmektedir. Kimi ihmal vakalarında, ana babanın eğitim düzeyinin düşüklüğü, ikisinın iş yüklerinin ağır olması gibi etmenlerin etkisi sezilmektedir.

Karşılaşılan şiddetin biçimleri yaşa ve cinsiyete göre değişmektedir. Örneğin erkek çocuklar fiziksel cezalara maruz kalma ve çete tipi davranışlara yönelme olasılıkları daha fazla iken, kız çocuklar yaşları büyüdükçe cinsel istismara daha fazla maruz kalmakta, toplumsal cinsiyet temelli aile içi şiddetle karşılaşmaktadır. Çocuklara ve gençlere yönelik şiddet toplumun her kesiminde görülebilmektedir ve en fazla risk altında olan kesimleri tanımlamak kolay değildir. Bununla birlikte, genel olarak, eğitim düzeyi düşük ana babaların hemen ilk elde çocuklarına karşı şiddet kullanmaya eğilimli oldukları söylenebilir. Ayrıca, işsizlik, gelir yetersizliği, yaşanılan evlerin elverişsizliği, engellilik, ailede ayrılık ve göç gibi etmenler de birtakım sıkıntılara yol açabilmekte, bu sıkıntılar da çocukların aile içinde şiddete maruz kalma risklerini artırmaktadır. Aynı etmenler ayrıca çocukları zamanlarını evin dışında geçirmelerine ve kayıt dışı istihdama katılmalarına da yöneltmekte, böylece başka çocukların, işverenlerin ya da yabancı kişilerin şiddetine açık bırakmaktadır. 2008 yılında yapılan bir araştırmanın sonuçlarına göre, 7-18 yaş grubundan çocukların %51’i son bir yıl içinde duygusal şiddete, %43’ü fiziksel şiddete, %23’ü ihmale ve %3’ü de bir biçimde cinsel istismara maruz kaldıklarını belirtmiştir. Araştırma (http://panel.unicef.org.tr/vera/app/var/files/c/o/cocuk-istismari-raporu-eng.pdf) çocukların gündelik yaşamlarında maruz kaldıkları veya tanık oldukları şiddetin çeşitli düzeylerini, şiddetin üzerlerindeki etkilerini ve çocukların bu sorunla nasıl baş etmeye çalıştıklarını ayrıntılı biçimde aktarmaktadır.

Evde ve okulda şiddet: Türkstat ile Aile ve Sosyal Araştırmalar Genel Müdürlüğü (şimdi Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı bünyesinde) tarafından 2006 yılında gerçekleştirilen Aile Yapısı Araştırması’na göre, 3-17 yaş grubundan çocuk sahibi olan babaların %17’si, annelerin ise %35’i bir ceza olarak çocuklarını en azından belirli vesilelerle (çoğuna göre “bazen”) dövdüklerini kabul etmiştir. Anne ve babalar, şiddet olarak görülebilecek başka cezalandırma biçimlerine de başvurabilmektedir. Örneğin, annelerin yüzde onu son bir yıl içinde çocuklarını bir odaya kapatarak cezalandırmıştır. 2008 yılında yapılan bir araştırmada UNICEF Türkiye/Genar: Türkiye Etkili Anne Babalık Eğitimi üzerine bilgi/tutum/beceri araştırması kantitatif sonuçları taslak raporu ) tüm bölgelerden 12 ilde 4.200 ana babaya çocuklarını nasıl disiplin altına aldıkları sorulmuştur. Soruyu yanıtlayanların yüzde 9,3’ü çocuklarına fiziksel ceza uyguladığını kabul etmiştir. Yüzde 7,3’lük bir bölüm bir disiplin yolu olarak “korkutmaya” başvururken yüzde 31,8’lik bir başka bölüm bu amaçla bağırmakta veya sesini yükseltmektedir. Annelerin üniversite eğitimi görmüş olduğu ailelerde fiziksel ceza çok az görülmektedir. Çocuklarına karşı şiddete başvuran ana babalar bunun gerekçesini “disiplin” ve “kontrol” olarak açıklamaktadır. Şiddetin, çocukların ve çırakların disiplin altına alınması açısından yararlarını yücelten Türkçe deyişleri halk arasında hala yaygın bir şekilde kullanılmaktadır.

Ana babalar arasında farkındalık yaratılması ve bu kesimin eğitilmesinin, çocuklara yönelik ev içi şiddeti azaltmanın etkili bir yolu olduğu anlaşılmaktadır. Dezavantajlı kesimlerden olup çocuk yetiştirme kurslarına düzenli olarak katılan ana babalar, artık çocuklarını dövmediklerini ve onlarla konuşmayı öğrendiklerini belirtmektedir.

Okullarda dayak yasaklanmıştır. Ancak bu yasağın kapsamına daha fazla açıklık getirilmeli ve/veya uygulamada iyileştirmelere gidilmelidir. Çünkü yaygın kanıya göre yöneticiler ve öğretmenler bir disiplin, denetim veya öfkelerini dışa vurma yöntemi olarak değişen derecelerde olmak üzere gene şiddetin çeşitli biçimlerine başvurmaktadır. Öğretmenler disiplin sağlamanın pozitif yöntemleri konusunda eğitimsizdir. Öğretmenlerin ve okul idarecilerinin karıştıkları şiddet olayları zaman zaman basına da yansımaktadır; ancak birçok durumda çocuklar ve aileleri bu tür olaylara ilişkin şikâyette bulunmaktan çekinmektedir.

Zorbalık ve çete tarzı davranışlar dâhil çocuklardan çocuklara yönelen şiddet en yaygın biçimde okullarda ve çevresinde görülmektedir. Kimi aşırı örneklerde, ateşli ve diğer silahlar kullanılmışt, ölüm olayları bilr meydana gelmiştir. Bir çocuğun şiddete başvurmasının gerisinde kendini kanıtlama, harçlık alma, yiyecek veya başka birtakım nesnelere el koyma dürtüsü ve isteği olabilir. Temel nedenlerin arasında ise, öz saygı eksikliği, çocuğun kendi evinde veya başka yerlerde maruz kaldığı şiddetin, istismarın veya ihmalin etkileri gibi psikolojik etmenler sayılabilir. 2006 ve 2007 yıllarında çocuk ve gençlerin okullarda ve çevresinde şiddete yönelme eğilimleriyle ilgili olarak gerçekleştirilen Meclis araştırması, çok sayıda çocuğun okul ortamlarını güvensiz bulduğunu ortaya koymuştur. (Raporun Türkçesi için: http://www.tbmm.gov.tr/develop/owa/arastirma_onergesi_gd.onerge_bilgileri?kanunlar_sira_no=491).

Eğitim Ortamlarında Şiddetin Önlenmesi ve Azaltılması Stratejisi ve Eylem Planı, 2006 yılında, 2006-2011 dönemini kapsamak üzere Milli Eğitim Bakanlığı tarafından benimsenmiştir. Bu çerçevede, okulların, ana babaların, çocukların ve esnaf, internet kafe işleticileri gibi çeşitli kişilerin yer alacakları birtakım etkinlikler öngörülmüştür. Daha sonra ise, Milli Eğitim Bakanlığı ile İçişleri Bakanlığı Emniyet Genel Müdürlüğü (polis teşkilatı) arasında okullarda daha güvenli ortamlar sağlanmasına yönelik bir protokol imzalanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti 2012 yılında BM Çocuk Hakları Komitesi’ne verdiği bilgilerde 2006 yılından bu yana şiddet olaylarında %32 azalma sağlandığını belirtmiştir. İlk ve orta dereceli okullarda ve çevrelerinde her tür şiddetin etkili biçimde izlenmesini sağlamak önemlidir.

Cinsel şiddet ve istismar: Şimdi Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı bünyesinde yer alan Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü tarafından Şubat 2009’da yayınlanan Türkiye’de Kadınlara Yönelik Şiddet Ulusal Araştırmasına göre kendileriyle görüşülen kadınların %7’si henüz 15 yaşına gelmeden cinsel istismara maruz kaldıklarını belirtmiştir. Bu istismarın ayrıntıları verilmemiştir. Türkiye’de Çocuk İstismarı ve Aile içi Şiddet Araştırması ise 7-18 yaş grubundan çocukların en az %10’unun bir tür cinsel istismara tanık olduğunu, en az %1’inin pornografik materyallere bakmaya zorlandığını, gene en az %0,5’inin de dokunma veya dokunulma gibi cinsel davranışlara zorlandığını ortaya koymaktadır. Bildirilen çocuk istismarı vakaları sayısında son yıllarda artış görülmekte, faillerin ise çoğunlukla babalar veya yaşça büyük diğer akrabalar olduğu anlaşılmaktadır. UNFPA ve Nüfus Derneği 2009 yılında “Türkiye’de Ensest Sorununu Anlamak” başlıklı ve bu olguya ilişkin kimi gerçekleri ortaya koyan bir rapor yayınlamıştır. Ensest büyük olasılıkla çocuklara yönelik cinsel istismarın en yaygın biçimidir ve bilindiği kadarıyla kız ve erkekleri çok küçük yaşlardan başlayarak uzun süreler boyunca etkilemektedir. Başka ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de ensest ve çocuk istismarı nefretle karşılanan durumlardır; hatta bu tür durumlarda linç girişimlerine bile rastlanmaktadır. Ne var ki, toplumun hangi kesiminde olursa olsun bu tür olaylara az rastlandığı da söylenemez.

Türk basınında zaman zaman yabancılar ya da tanıyıp güvendikleri kişiler tarafından tecavüze uğrayan veya taciz edilen çocuklarla – her zaman değil ama ağırlıklı olarak ergen yaşlardaki kızlar – ilgili haberlere rastlanmaktadır. Ayrıca, yatılı okullarda ve cezaevlerinde meydana gelen cinsel şiddet ve istismar olaylarıyla ilgili iddialar ve başvurular söz konusudur. Çocuklara yönelik istismarın ve diğer cinsel şiddet biçimlerinin etkileri, geçici stres ve suçluluk duygusundan uzun dönemli örselenme, travma, riskli cinsel etkinlikler veya daha sonraki yaşamda başkalarını istismara kadar uzanan çeşitli biçimlerde tezahür edebilmektedir. Cinsel şiddet ve istismarın önemli ikincil etkileri de olabilmektedir. Örneğin, tecavüz mağdurları aileleri tarafından dışlanabilmekte, hatta öldürülebilmektedir (aşağıda namus cinayetleriyle ilgili bölüme bakınız). Konu yargıya intikal ettiğinde ise mağdurlar bu kez art arda tıbbi muayeneler ve saldırganlarla yüz yüze gelme gibi rahatsız edici süreçler yaşayabilmektedir (ayrıca aşağıdaki çocuk adaleti ile ilgili bölüme bakınız). Tecavüz veya ensest ilişki sonucunda doğan çocuklar öldürülebilmekte, terk edilebilmekte ya da çok güç koşullarda büyümek zorunda kalabilmektedir.

Cinsiyet temelli şiddet, namus cinayetleri ve intihara zorlama: Kadınlara yönelik aile içi şiddet yaygındır. Son yıllarda daha fazla sayıda ve daha güvenli kadın sığınma evlerine duyulan ihtiyaç kamuoyunda yaygın biçimde dile getirilmektedir. Ayrıca, ev içi şiddetten kurtulmak için kaçan kadınların eski kocaları veya partnerleri tarafından öldürülmeleriyle ortaya çıkan cinayet dalgası konusunda resmi yetkililerin yeterli önlemler alamamaları da eleştiri konusu olmaktadır. Erken yaşlarda evlenen, eğitimsiz ve ekonomik bağımsızlığı olmayan kızların aile içi şiddete maruz kalma olasılıkları daha büyüktür. Bu bağlamdaki bir başka konu ise namus cinayetleri ve insanların intihara zorlanmasıdır. Bu tür olaylarda aileden diğer kişiler, “namuslu” olmadıklarından” kuşkulanılan kadınları ve kızları öldürmekte veya intihara zorlamaktadır. Bu suçlarda gerek mağdurlar gerekse failler küçük yaşlardaki kişiler olabilmektedir. 2004 yılından bu yana namus cinayetleri Ceza Yasasına göre ağır suç sayılmakta, bu yönde emir verenler için de ağırlaştırılmış cezalar istenmektedir. Bir kişiyi intihara zorlamak da suç teşkil etmektedir: fiillerinin anlamını veya sonuçlarını kavrayabilecek durumda olmayan bir kişinin üzerinde baskı kurarak bu kişiyi intihara yönlendirmek cinayet olarak değerlendirilmektedir. 2005-2006 yıllarında namus cinayetleriyle kadınlara ve çocuklara yönelik şiddet konusunda bir meclis araştırması gerçekleştirilmiştir. Başbakan Temmuz 2006’da kamu kurumlarına bir genelge yayınlayarak bu araştırma sonucu hazırlanan raporda yer alan tavsiyelerin yaşama geçirilmesi çağrısında bulunmuştur. Ardından konuyla ilgili çeşitli araştırmalar yapılmıştır. 2005 yılında Nüfus Derneği / Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu (UNFPA)/Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) ortaklığında gerçekleştirilen bir araştırma, daha sonra güncellenmediği halde namus cinayeti örüntülerine ilişkin değerli bulgular sunmaktadır. BM Kadınlara Yönelik Şiddet, Nedenleri ve Sonuçları Özel Raportörü Yakın Ertürk, kızlar ve genç kadınlar arasındaki yüksek intihar oranlarını araştırmak üzere  2006 yılında Türkiye’nin güneydoğu bölgesini ziyaret etmiş, bu intiharların da aslında örtülü namus cinayetleri veya zorlanmış intiharlar olabileceği ya da başka bir şekilde yöredeki ataerkil yapıyla ilişkilendirilebileceği sonucuna varmıştır. Namus suçları ve zorlanmış intiharlarla ilgili veriler sistematik biçimde toplanmamakla birlikte, Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığı tarafından 2008 yılında yayınlanan bir raporda 2003 ile 2007 yılları arasında işlenen “ahlak ve namus cinayeti” sayısı 1.100 olarak verilmiş, bu olayların zamanla azalmadığı belirtilmiştir. Ahlak ve namus cinayeti tanımının oldukça geniş tutulduğu rapora göre, söz konusu olayların %9’unda kurbanlar çocuktur (Raporda belirtilmemiş olmakla birlikte bunlar büyük olasılıkla kız çocuklardır), cinayetler Türkiye’nin her yerinde meydana gelmektedir ve en fazla görüldükleri yer de İstanbul’dur. Bu olaylarla düşük eğitim düzeyi ve büyük kentlere göç arasında ilişki kurulmuştur. Karşılaştıkları yeni güçlükler karşısında erkekler geleneksel ayrıcalıklarını ellerinden kaçırmamak isterken kadınlar yabancılarla bu ortamlarda daha serbest etkileşime girebildiklerinden, kentleşme ile namus cinayetleri arasında bir ilişki kurulabilir.

Cezaların ağırlaştırılmasına, konunun daha fazla sahiplenilmesine ve konuya ilişkin yoğun akademik ilgiye karşın, kurbanlar arasında 18 yaşından küçük kızlar yer almak üzere namus cinayetlerine ve suçlarına ilişkin haberler medyada yer almaya devam etmektedir. Bu haberlerde zaman zaman geçen ve özellikle kaygı verici bir husus, namus cinayetine kurban gitme durumu olan kadınların ve kızların yetkililere sığındıkları durumlarda bu kişilerin korunamamaları ya da ailelerine iade edilmeleridir. 2006 yılında Başbakanlık Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü’ne kadınlara yönelik şiddete karşı verilen mücadelenin eşgüdümünün sağlanması sorumluluğu verilmiştir. Bu genel Müdürlük daha sonra, 2011 yılında Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı bünyesine dâhil edilmiştir. 2012 yılı Mart ayında Ailenin Korunması ve Kadınlara Yönelik Şiddetin önlenmesi konusunda yeni bir yasa çıkartılmıştır. Bu yasa, korunma amacıyla yetkili mercilere başvuran kadınların korunmasına ilişkin rol ve sorumlulukları belirlemekte, ayrıca yeni koruma merkezleri, sosyal yardımlar ve koruma emirlerine uymayan erkekler için gözaltı öngörmektedir. Kadın STK’ları ise bu yasayı yetersiz bulmuşlardır (Kısa bir değerlendirme için bakınız:http://www.tepav.org.tr/upload/files/13330268091.6284_Sayılı_Ailenin_Korunmasi_ve_Kadina_Yonelik_Şiddetin_Önlenmesine_Dair_Kanun_Ne_Getiriyor.pdfby).  2011 yılında Türkiye ayrıca Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ile ilgili yeni Avrupa Konseyi Sözleşmesi’ni de imzalamış ve onaylamıştır.

Şiddete karşı genel strateji: 2006 tarihli BM Çocuklara Yönelik Şiddet araştırması, tüm devletlerden, konu ile ilgili verilerin toplanması, analiz edilmesi ve yayınlanmasını, araştırmaların yapılmasını sağlamalarına ek olarak, çocuklara yönelik şiddetin her biçimini tüm ortamlarda, açıkça yasaklamalarını, ayrıca çocuklara yönelik her tür şiddeti ele almak ve önlemek amacıyla ülke ölçeğinde kapsamlı, toplumsal cinsiyete duyarlı bir strateji geliştirmelerini istemiştir. Avrupa Konseyi’nin “Çocuklar İçin ve Çocuklarla Birlikte bir Avrupa İnşası” programı çerçevesinde (www.coe.int/children) çocuklara yönelik şiddetle ilgili olarak geliştirilecek ulusal stratejiler için kılavuzlar hazırlanmıştır.

Namus suçları dâhil olmak üzere kadınlara ve çocuklara yönelik şiddetle ilgili olarak 2006 yılında Başbakanlık tarafından yayınlanan bir genelgeyle (4 Temmuz 2006 tarih ve 26218 sayılı Resmi Gazete), Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğü (SHÇEK) çocuklara yönelik şiddetin önlenmesiyle ve bu alanda bir eylem planı hazırlanmasıyla görevlendirilmiştir. 2011 yılında ise SHÇEK yeni bir düzenlemeyle Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı bünyesine dâhil edilmiştir.

2012 yılında UNICEF için yapılan ve sistemin çocuklara yönelik şiddet karşısındaki tepkilerini değerlendiren bir araştırma, çocuk koruma sisteminin bu alanda karşılaştığı bir dizi güçlük belirlemiştir. Bu güçlükler arasında çocuklara yönelik şiddetin toplumda görece yaygın kabul görmesiyle birlikte tespit, bildirim ve takip alanlarında standart kılavuzların olmayışı, ilgili politikaların stratejik olmaktan çok tepkisel zeminde belirlenmesi ve mağdurlara yönelik hizmetlerin bulunmayışı yer almaktadır. Araştırma ayrıca eşgüdüm, enformasyon yönetimi, şikâyet mekanizmaları ve izleme gibi alanlardaki boşluklara işaret etmektedir ve bu alanlara ilişkin bir dizi tavsiyede bulunmaktadır.

8.3 Yargıyla tanışan çocuklar: Eldeki verilere göre yargıyla ilişkilendirilen çocukların sayısı 1990’ların sonu ile 2000’lerin başında hızla artmış, halen de artmaya devam etmektedir. Adalet Bakanlığı Adli Sicil istatistiklerine göre tüm ceza mahkemelerine çıkartılan çocuk sayısı 2010 yılında 100 bin çocuk başına 1.723’e çıkmıştır. Oysa bu sayı daha önceki beş yıl ortalaması olarak 1.530, 2001 gibi yakın bir geçmişte ise 890 idi. Aynı kaynağa göre 2010 yılında 12-15 yaş grubundan 48.997 erkek çocuk, aynı yaş grubundan 5.583 kız çocuk, 16-18 yaş grubundan 72.623 erkek çocuk ve gene 16-18 grubundan 5.998 kız çocuk yargıç önüne çıkmıştır. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (Türkstat) İçişleri, Adalet ve Kalkınma Bakanlıkları ile işbirliği halinde açıkladığı verilere göre herhangi bir nedenden dolayı güvenlik güçleri tarafından işlem gören çocuk sayısı 2008 yılında 132.592 iken 2011 yılında 203.040’a çıkmıştır. Bunların arasında, suç işlediği iddia edilenlerin sayısı – büyük bir çoğunluğu erkek olmak üzere - 2008 yılında 62.430 iken 2011 yılında 84.916’ya, mağdurların sayısı da – çoğunluğu kızlar olmak üzere - aynı dönemde 44.153’ten 88.582’ye çıkmıştır. Eldeki kayıtlara göre, suç işledikleri iddiasıyla güvenlik birimleri tarafından gözaltına alınan 18 yaşından küçüklerin %51’i, daha önce aynı gerekçeyle ve çoğunlukla birden çok kez gözaltına alınan kişilerdir (http://www.tuik.gov.tr/Kitap.do?metod=KitapDetay&KT_ID=12&KITAP_ID=46). Bu kayıtların yorumunu, nasil tutulduklarını ayrıntılı olarak bilen uzmanlara bırakmak gerekmektedir. Yargıyla tanışan çocukların yaşadıkları ortamlar konusunda daha fazla bilgi yararlı olacaktır. Bununla birlikte bu çocukların genellikle kentli düşük gelir düzeyindeki kesimlerden oldukları söylenebilir. Aralarında, okullarında başarısız olanlara, şiddete maruz kalanlara, sokaklarda yaşayanlara ve madde bağımlılarına sıkça rastlanmaktadır.

Çocuk adaleti, uluslararası standartların ayrıntılı olarak ortaya konulduğu bir alandır. BM Çocuk Haklarına dair Sözleşme’nin yanı sıra bu alana ilişkin standartlar şu belgelerde de yer almaktadır: Çocuk Ceza Adaleti Sisteminin Uygulanması Hakkında Asgari Standart Kurallar (Beijing Kuralları), Çocuk Suçluluğunun Önlenmesine ilişkin Yönlendirici ilkeler (Riyad İlkeleri), Özgürlüğünden Yoksun Bırakılmış Çocukların Korunmasıyla ilgili Kurallar (Havana Kuralları) ve Ceza Adaleti Sistemindeki Çocuklara Yönelik Girişim için Viyana Yönlendirici İlkeleri. BM Çocuk Hakları Komitesi 2007 yılında ceza adaleti sistemindeki çocukların haklarıyla ilgili bir genel görüş (No. 10) yayınlamıştır. Ayrıca, Birleşmiş Milletler Çocuk Adaleti Kuruluşlararası Panel (IPJJ) bulunmaktadır. Türkiye’nin de üyesi olduğu Avrupa Konseyi 2008 yılında Yaptırımlara ve Önlemlere tabi Çocuk Suçlulara ilişkin Avrupa Kurallarını benimsemiş, çocuk suçluluğu ve çocuk adaleti konularında bir dizi tavsiyede bulunmuştur. Tüm bu belgeler, cezai ehliyet, çocuklara uygulanabilecek yaptırımlar, izlenecek usuller, gözaltı koşulları ve ilgili diğer meselelerde temel kurallar getirmektedir. (Örneğin bakınız, 2009 Avrupa Konseyi belgesi, “Çocuklar ve çocuk adaleti: iyileştirmeye yönelik öneriler”, Thomas Hammarberg, İnsan Hakları Komiseri: https://wcd.coe.int/ViewDoc.jsp?id=1460021#P99_12369)

Türkiye, 2005 yılından bu yana bir dizi temel yasayı (Çocuk Koruma Yasası, Ceza Yasası, Ceza Usul Yasası, Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Yasa ve Denetimli Serbestlik ve Yardım Merkezleri Yasası) benimseyerek ya da üzerinde değişiklikler yaparak, suça karışan çocuklar ve suçun çocuk tanıkları/mağdurları için uluslararası standartlar doğrultusunda çocuklara özgü hükümler getirmiştir. Yeni çocuk mahkemeleri ve savcılıkları oluşturulmuş, çocuklar için özel alternatif önlemler ve arabuluculuk fırsatları yaratılmıştır. Suç işleyen çocuklar ve mağdurlar için uzmanların görevlendirilmesi, sosyal araştırma raporları ve zorunlu hukuksal yardım gibi alanlarda da düzenlemeler yapılmıştır. (Daha kapsamlı bir analiz için bakınız, UNICEF ODA/BDT Bölge Ofisi: Türkiye’de Çocuk Adaleti Alanındaki Reformların Değerlendirilmesi, Temmuz 2009, http://www.unicef.org/ceecis/UNICEF_JJTurkey08.pdf). Cezai ehliyet yaşı 11’den 12’ye çıkarılmıştır. 12-14 yaşlarındaki çocukların cezai sorumluluğuna da, işledikleri fiillerinin hukuksal anlamını ve sonuçlarını idrak etme ve davranışlarını kontrol altına alma kapasitelerine göre karar verilmektedir. Yasayla tanımlanan koruyucu/destekleyici önlemler 12 yaşından küçük çocuklara “çocuğa özgü güvenlik önlemleri” olarak uygulanabilmekte, 12-14 yaşlarında olup cezai ehliyete sahip olmadıkları anlaşılan çocuklar içinse zorunlu tutulmaktadır. 2006 yılında, Güneydoğu Anadolu’daki şiddet olaylarından sonra Terörle Mücadele Yasası’nda yapılan değişikliklerle, bu yasayı ihlalle suçlanan 15-17 yaşlarındaki çocukların, çocuk mahkemelerinde yargılanma ve cezalarda indirim yapılması dahil olmak üzere çocuğa özgü yargı süreçlerinden yararlanma hakları kaldırılmıştır. 2010 yılında yeni bir yasal düzenlemeyle bu değişiklik fiilen geri alındı. Adalet Bakanlığı tarafından 2009 yılında hazırlanan Yargıda Reform Stratejisinde, çocuk adaleti sistemini, ilgili uluslararası belgeler, çocukların yüksek yararı ve hapse en son çare olarak başvurulması ilkesi doğrultusunda iyileştirme yönündeki çalışmaların sürdürüleceği belirtilmektedir.

Çocuk haklarının yargı sistemi içinde korunmasına yönelik çabalar sürmektedir. AB finansmanlı iki yıllık “Çocuklar için Adalet” projesi kapsamında UNICEF, Adalet Bakanlığı ve Türkiye Adalet Akademisi’ne adilane yargılama ilkelerinin yaşama geçirilmesi, ikincil mağduriyetlerin önlenmesi, özgürlükten yoksun bırakmaya ancak son çare olarak başvurulmasının sağlanması, çocuk adaleti alanında görevli profesyonellerine yönelik uzmanlık alanlarına özgü, kurumsallaşmış hizmet içi eğitim programlarının uygulanması ve özgürlüklerinden yoksun bırakılmış tüm çocuklara kaliteli bireysel rehabilitasyon hizmetlerinin sunulması konularında destek sunmaktadır.

Yargı süreçleri: Son dönemde gerçekleştirilen yeni yasal düzenlemelerin tümünün fiilen uygulanmasında ilerleme sağlanmıştır. Ayrıca, polis ve jandarmanın çocuklarla ilgilenen birimleri genel olarak çocuk dostu uygulamalarını sürdürmüştür. İl barolarında faal durumdaki Çocuk Hakları Komisyonlarının sayısı artmıştır. Ancak gene de çocuk adaletinin yaşama geçirilmesinde hala birtakım ciddi tıkanıklıklar görülmektedir. Bunların arasında en bariz olanlardan biri çocuk mahkemelerinin sayıca yetersiz oluşudur. 2011 yılı Mayıs ayı itibarıyla, Türkiye’nin toplam 81 ilinin 33’ünde olmak üzere 59 çocuk mahkemesi ve 12 çocuk ağır ceza mahkemesi bulunmaktaydı. Çocuk mahkemelerinin olmaması, çocukların genel mahkemelerde yargılanmaları anlamına gelmektedir. Bu durumlarda mahkemeler çocuklara özgü usullere başvurmakta ancak mahkemenin çocuk adaleti kounusunda uzmanlığı olmadığı gibi, çocuklar yetişkinlerden tam olarak ayrılmayabilmektedir. Türkiye’nin doğusunda en az 1 çocuk mahkemesi olan il sayısı yalnızca 8’dir ve bu bölgede toplam 11 çocuk mahkemesi ile 1 çocuk ağır ceza mahkemesi vardır. Ayrıca, çocuk savcılığının bulunmadığı çok sayıda il vardır ki bu da çocuk savcılığında uzmanlaşmaya gidilmediğini göstermektedir. Benzer biçimde, sosyal hizmet uzmanlarının mahkemeler bağlamındaki rolleri de henüz tam kurumsallaşmamıştır. Çocuk suçlular/mağdurlar için avukat tayini zorunlu tutulmakla birlikte bu hususta avukatlara yapılan ödemeler yeterli değildir, hizmet içi eğitimin olmaması nedeniyle verilen hizmette de beklenen kalite sağlanamamaktadır.

Alternatif hükümler ve denetimli serbestlik: Yasanın öngördüğü alternatif hüküm ve adli kontrol uygulamalarını, gerektiğinde ilgili alanlarda hizmet veren başka hükümet kurumlarıyla işbirliğine gidilerek denetimli serbestlik merkezleri tarafından yerine getirilmektedir. 2011 yılı Mayıs ayı itibarıyla alternatif hüküm ve adli kontrol çerçevesinde denetimli serbestlikten yararlanan çocuk sayısı 7.179’dur. Bununla birlikte, çocuklarla ilgili mahkeme kararlarının takip edilmemesi nedeniyle, alternatif önlemlerin tam potansiyelinden yararlanılamamakta ve yararları ülkenin tümünde ortaya konamamaktadır.

Tutukluluk süreleri ve tutuklu çocuk sayısı: Yargıyla tanışan çocuklar arasındaki yüksek tutukluluk oranı ciddi kaygılara yol açmaktadır. Bir yandan, yeni Ceza Usul Yasası ile Çocuk Koruma Yasası’nda öngörülen arabuluculuk sistemiyle tutukluluğa alternatif diğer mekanizmaların yaygın biçimde uygulanması mümkün olmamıştır. Öbür yandan, yargı süreci uzun sürelere yayılmaktadır. 2009 yılında, ortalama dava süresi çocuk mahkemelerinde 414 gün, çocuk ağır ceza mahkemelerinde ise 502 gündü. 2011 yılı Aralık ayı itibarıyla toplam 2.334 çocuk (büyük çoğunluğu erkek) gözaltında veya tutukluydu. Bu çocukların 1.924’ü henüz tutuklu iken 195’i temyiz beklemekte, 215’i ise kesin hüküm giymişti.

Yaş, cinsiyet ve yargı sürecindeki aşamaya göre ceza, islah ve tutuk evlerindeki çocukların dağılımı (Aralık 2011)

 

Tutuklu

Temyiz bekleyen

Kesin hükümlü

 

Kadın

Erkek

Kadın

Erkek

Kadın

Erkek

Yaş 12-15

6

123

0

5

0

2

Yaş 16-18

51

1.715

5

189

6

177

Toplam

57

1.838

5

194

6

179

Kaynak: Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nin BM Çocuk Hakları Komitesi’ne yazılı yanıtları, Nisan 2012 (http://www2.ohchr.org/english/bodies/crc/docs/AdvanceVersions/CRC_C_TUR_Q_2-3_Add1.pdf)

Suçlanan ya da hüküm giyen çocukların yanı sıra 300 kadar küçük çocuk da hapishanelerde bulunan anneleriyle birlikte kalmaktadır. Bu çocukların, sağlık ve gelişim hakları dâhil olmak üzere tüm haklarının, karşılanmayan fiziksel ihtiyaçları, öğrenme ve sosyalleşme imkânlarının sınırlı kalması nedeniyle ciddi tehdit altında olduğunu söylemek mümkün. Bu çocuklarından bir kısmı, cezaevlerinin içindeki veya dışındaki kreşlere ya da çocuk bakım merkezlerine devam edebilmektedir. Anneleriyle birlikte cezaevlerinde kalan 3-5 yaşlarındaki çocuklara ücretsiz okul öncesi eğitim sağlanması için Aralık 2011’de Adalet Bakanlığı ile Milli Eğitim Bakanlığı arasında bir protokol imzalanmıştır.

Tutukluluk koşulları: Tutuklu ve hükümlülerin yaşam koşulları kurumdan kuruma değişmektedir. Kimi kurumlarla ilgili olarak fiziksel koşulların elverişsizliği, aşırı kalabalık ve personel yetersizliği gibi konularda şikâyetler dile getirilmektedir. Hükümet, bugünkü aşırı yığılma ve cinsel taciz gibi durumları aşmak için yeni kurumlar inşa etmeye yönelik iddialı bir program izlemektedir. Ancak, fiziksel koşulların iyileşmesiyle birlikte başka alternatifler yerine çocukların içeri konulmasının tercih edilmesi gibi bir risk de bulunmaktadır.

Adalet Bakanlığı tarafından son yıllarda hazırlanan ve uygulanan çeşitli eğitim programları sayesinde idareciler, gözetim görevlileri ve personel arasında uluslararası insan hakları normlarına ilişkin farkındalık ve bu normları yaşama geçirme kapasitesi artmıştır. Böylelikle, gözetim altındaki çocuklara yönelik muameleler de iyileşmiştir. Bununla birlikte, çocuklarla teması olan her görevlinin bu alanda eğitim aldığını söylemek mümkün değildir. Bakanlık ayrıca özgürlüklerinden yoksun kalan çocuklar için bir durum yönetim modeli de geliştirmiştir. Bugün “Bireyselleştirilmiş İyileştirme Sistemi” (BİSİS) olarak bilinen bu model, her çocuğun özel ihtiyaçlarını belirleyerek söz konusu ihtiyaç analizi temelinde bireysel bir programın hazırlanılıp uygulanmasını öngörmektedir. Sistem, 2008 yılından bu yana özgürlüklerinden yoksun çocukların yaklaşık yüzde 15’ini barındıran dört kurumda pilot uygulamaya konulmuştur ve sistemin ülke ölçeğinde yaygınlaştırılması planlanmaktadır.

Tutukevleri ve ceza kurumları, düzenli idari denetimlerin dışında, il ve ilçe insan hakları kurulları ile Meclis İnsan Hakları Komisyonu üyelerinin zaman zaman yaptıkları denetimlere açıktır. Ayrıca Cezaevi İzleme Kurulları ve Baro temsilcileri tarafından da ziyaretler düzenlenmekte, içeridekilerle görüşmeler yapılmaktadır. Butün bunlara rağmen, çocukların haklarının ihlal edildiğine dair iddialar sık sık gündeme gelmektedir. Bu kurumlarda (ve diğer ortamlarda da devlet görevlilerinin sorumluluğu altında) bulunan çocukların örneğin istismar ya da işkenceye maruz kaldıklarına ilişkin bildirim ve şikâyetlerini güvenli biçimde iletmelerini sağlayacak kanalların eksikliği duyulmaktadır. Nitekim 2012 yılının Şubat ayında, medyanın Adana Pozantı cezaevindeki erkek çocuklar arasında cinsel istismar vakalarını öne çıkaran haberleri üzerine bu kurumlardaki çocukların içinde bulundukları koşullara ilişkin kaygılar kamuoyunda yer etmiştir. Sonuçta bu cezaevi kapatılmış, çocuklar Ankara’da bir başka kuruma yerleştirilmiştir.

Mağdurlar ve tanıklar: Mağdur çocukların ikide bir ifade verme zorunluluğunu ortadan kaldırmak için, bu çocukların bir uzman (tıp doktoru, psikolog ya da öğretmen) eşliğinde sadece bir kez ifade vermelerinin ve bu ifadenin videoya alınması öngörülmüştür. Bu usullere başvurulması için gerekli altyapı henüz tüm mahkemelerde ve karakollarda bulunmamakta ancak, AB destekli ve tüm ülke ölçeğinde uygulanan Çocuklar için Adalet projesi kapsamında 2013-2014 yıllarında büyük ölçüde hazır olacaktır. Son yıllarda, yargı süreçleri kapsamında olanlar da dâhil olmak üzere mağdur çocukların, bir yandan uzman görüşünün hazırlanması amacıyla farklı disiplinlere mensup uzman ekiplerce muayene edilmeleri, bir yandan da gerekli tıbbı, psikolojik veya sosyal hizmetlere yönlendirilmelerini sağlamak için Türkiye’nin değişik bölgelerde bulunan yedi üniversite bünyesinde çocuk koruma merkezleri kurulmuştur. Ayrıca, halk sağlığı sektörünün söz konusu çocukları koruma çabaları çerçevesinde, Çocuk İzlem Merkezleri (ÇİM) de yaygınlaştırılmaktadır.

8.4 Anne baba bakımından yoksun çocuklar: Anne baba bakımından yoksun çocukların bakımı, çok sayıda çocuğun kurumlarda yetiştirildiği ülkelerde çocuk hakları bağlamında öne çıkan bir konudur. Anne baba bakımından yoksun yaşayan çocukların hakları BM Çocuk Haklarına dair Sözleşme’de belirlenmiştir. BM Genel Kurulu da, 2009 yılında Çocukların Alternatif Bakımı için Yönlendirici İlkeleri benimsemiştir (http://www.unicef.org/protection/alternative_care_Guidelines-English.pdf).  Bu İlkeler, çocukların, mümkün olan her durumda aileleriyle birlikte kalmalarını sağlamaya yönelik çabaları teşvik etmektedir. Aileyle birlikte kalmak çocuğun yararına değilse, çocuğun korunmasından ve kendisine uygun alternatif bakım sağlanmasından Devlet sorumludur.  Bu alternatifler akraba yanında bakım, koruyucu aile, ailede veya aileye benzer ortamlarda bakım, kurumsal bakım veya denetlenen bağımsız yaşam düzenlemeleri olabilir.

Alternatif bakıma, yalnızca gerektiği durumlarda başvurulmalı, bu yapılırken de mümkünse çocuğun yeniden ailesiyle bütünleşmesi dâhil olmak üzere, istikrarlı ve uzun vadeli bir çözümü hedefleyen ve çocuğun iyi olma halini gözeten bir yaklaşım benimsenmelidir. Eldeki kanıtlara göre alternatif bakımın kalitesi, çocuğun iyi olma hali açısından kritik önem taşımaktadır. Uzun süre kurum bakımında yaşayan (özellikle üç yaşından küçük) çocuklar, bilişsel, sosyal ve duygusal gelişim açısından zarar görebilmektedir.

Türkiye’de, annesi-babası ölmüş veya kendisine bakacak durumda olmayan, bakmak istemeyen ya da bunu gücü yetmeyen ve bakımı uygun bir akraba tarafından üstlenmeyen çocuklar, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı Çocuk Hizmetleri Genel Müdürlüğüne  (2011 öncesinde Başbakanlık Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğüne) bağlı kurumlara yerleştirilebilmektedir. Halen yaklaşık 14.000 çocuk Genel Müdürlüğe bağlı kuruluşların bakımındadır (Mevcut son istatistikler için:  http://www.cocukhizmetleri.gov.tr). Verilen bu sayıya, suç mağduru olan ya da suça sürüklenmiş çocuklar için açılan kurumlarda yatılı olarak rehabilitasyon hizmeti alan 600 çocuk da dâhildir (Mahkeme kararıyla tutuklanan veya hüküm giyen ve Adalet Bakanlığı’na bağlı kurumlarda kalan çocuklar dâhil değildir). TC Hükümeti tarafından BM Çocuk Hakları Komitesi’ne iletilen verilere göre (http://www2.ohchr.org/english/bodies/crc/docs/AdvanceVersions/CRC_C_TUR_Q_2-3_Add1.pdf), 2011 yılında kurumsal bakıma alınan çocukların kurumsal bakıma alınmalarının başlıca nedenleri sırasıyla “çoklu nedenler”, “fiziksel ve duygusal istismar”, “sosyal ve ekonomik yoksulluk”, “cinsel istismar”, “kayıp çocuk”, “boşanma”, “anne veya babadan birinin kaybı” ve “suç işleme”. Kurumsal bakımdaki çocukların yaşam koşulları, sağlanan imkânlar ve fırsatlar geçmişte kaygı yaratan bir husustu. Son yıllarda ise Genel Müdürlük bu kurumlarda çeşitli iyileşmeler sağlamaktadır. Bu çerçevede, oda başına kalan çocuk sayısı azaltılmakta, “sevgi evleri” veya “çocuk evleri” adı verilen yeni, daha küçük, daha sıcak ortamlı evler kullanılmaktadır. Ayrıca Genel Müdürlük ana baba bakımından yoksun çocuklar için geçerli sayılacak asgari standartlar belirlenmiştir. Uygulanmasına başlanan bu standartlar yalnızca Genel Müdürlüğün kendi kurumlarında değil çocukların ana babalarından ayrı olarak gece geçirdikleri her durumda gözetilecektir. Asgari standartların kapsadığı hususlar arasında çalışan personelin niteliği, çocuk hakları konusunda farkındalık, idari prosedürler, fiziksel koşullar ve hijyen yer almaktadır. Fiziksel koşullarda ve personelin niteliğinde sağlanmakta olan iyileşmelerle birlikte asgari standartların - sevgi evlerinde ve çocuk evlerinde dâhil olmak üzere tam olarak uygulanmaları ve izlenmeleri halinde – kurumlarda kalan çocuklara bakım kalitesi, okul performansı, öz saygı, sosyalleşme ve yaşam becerileri açısından faydalı olması, ayrıca çocuklar arasındaki ve çocuklara yönelik şiddet ve istismar olaylarının ortadan kaldırılmasına katkıda bulunması beklenmektedir. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın kurulmasına temel oluşturan 2011 yılında yapılan yasal düzenlemeye göre, çocuk bakım hizmetleri önümüzdeki beş yıl içerisinde ademi merkezi bir yapıya kavuşturularak illere devredilecektir.

Kurumlardan çıkarma, bakıcı aile ve evlat edinme: Toplum, devletin kimsesiz çocuklarla ailelerinin terk ettiği, kötü davrandığı, şu veya bu şekilde riskli duruma soktuğu ya da bakmaktan aciz kaldığı hatta sıf maddi yönden bakamadığı çocuklara karşı sorumluluğunu yerine getirmesinde bu çocukların kurum bakımına alınmasını uygun bir çözüm olarak görmüştür. Bu anlayış, bugün de kısmen sürmektedir. Oysa, aileleriyle birlikte yaşayan çocuklar daha fazla uyarım almakta, kendilerine daha fazla özen gösterilmekte, ve dolayısıyla en iyi kurumda yetişen çocuklarla karşılaştırıldıklarında bile, kendi potansiyellerini gerçekleştirme fırsatını elde etme açısından daha şanslıdırlar. Bebekler ve henüz gelişimlerinin ilk aşamalarındaki çocuklar için özellikle geçerli olan bu gerçeği kabul eden Genel Müdürlük, bir süredir kurumlardaki çocukların sayısını azaltma çabası içindedir. Bu amaçla, hem kendi çocuklarına evlerinde bakabilsinler diye aileler desteklenmekte hem de koruyucu aile ve evlatlık alma uygulamaları yaygınlaştırılmaktadır. Türkiye’de yaklaşık 10 bin evlatlık alınmış çocuk vardır ve 1.000 kadar çocuk da gönüllülük temelinde veya ücret karşılığı koruyucu ailelerle yaşamaktadır. Evlatlık alma işlemlerine ilişkin kurallar, Medeni Kanun’da net olarak belirtilmiştir. Bununla birlikte, işlemler yavaş ilerlemektedir, evlatlık alınanların büyük çoğunluğu bebeklerdir ve kurumsal bakımdaki çocukların ağırlıklı olarak erkek olduğu halde gerek evlatlık edinmede gerekse koruyucu aile uygulamasında kız çocuklar genellikle tercih edilmektedir. Toplum, ana babanın çocuğun tüm sorumluluğunu resmen üstlendikleri evlatlık kurumuna olumlu yaklaştığı anlaşılmaktadır. Ne var ki, kendi çocukları olmayan çiftler için ilk akla gelen seçenek haline gelmemiştir. Gönüllü ya da ücretli koruyucu aile uygulamasında ise, doğal ana baba ile bakıcı ana baba arasındaki ilişkilerde sorunlar yaşanabilmektedir. Koruyucu ailelerle çocuklarının bakımını yeni üstlenen doğal ana baba ve diğer akrabaların, en başta durumlarına uygun ana-baba eğitimi verilse bile, daha fazla bilgiye ve sürekli desteğe gereksinim duymaları olasıdır.

Gündemdeki konular: Devletin çocukların velayetini üstlenebilmesi için bu konudaki yasal düzenlemelerde değişiklik yapılmasına yönelik istekler vardır. Bununla, çocuğun yasal vasisinin aynı zamanda çocuğun bakımından sorumlu kurum olduğu durumlarda meydana gelen çıkar çatışmasının önlenmesi, gerekiyorsa çocuğu bakımından sorumlu kurum karşısında temsil edebilecek birinin bulunması amaçlanmaktadır. İş bulma konusunda yapılan düzenlemelerine rağmen, reşit olduktan veya eğitimini tamamladıktan sonra kurumlardan ayrılan ana baba bakımından yoksun çocukların karşılaştıkları sorunlarla ilgili kaygılar zaman zaman dile getirilmektedir. Gündeme ara sıra giren bir başka sorun, kurumlarda yaşayan çocukların kaybolması ve ardından şiddet, istismar ve sömürü gibi risklerle karşılaşma ihtimalidir. Genellikle engellilere yönelik kurumlarda yetişkinlerle birlikte kalan engelli çocukların bakımı için yeterli sayıda ve vasıfta uzman personeli bulundurmak kolay olmamaktadır, bu çocukların kurum dışına çıkartmak ise çok ciddi ev desteği gerektirmektedir. Engelli kişilerin kurumlara yerleştirilme nedenleri ile kurumlarda aldıkları bakımın kalitesi konusunda yaş gruplarına göre ayrıştırılmış daha fazla bilgi gerekmektedir. Bu tür hususlar, zihinsel engelliler açısından özellikle önem kazanabilmektedir.

BM Çocuk Hakları Komitesi Haziran 2012’deki sonuç gözlemlerinde Türkiye’ye şu tavsiyelerde bulunmuştur: (a) özellikle daha vasıflı profesyoneller sağlayarak ve içinde bulundukları koşulları etkili biçimde izleyerek ana baba bakımından yoksun çocukların durumlarını iyileştirmeye yönelik çabaların sürdürülmesi; (b) hem örnek uygulamaların hem de düzeltilmesi gerekebileceği noktaların belirlenmesi amacıyla çocuk bakım sisteminin ve bugüne kadar gerçekleştirilen kurum dışı çözüm uygulamalarının tarafsız bir değerlendirmeye tabi tutulması. Komite ayrıca 20 Aralık 2009 tarih ve 64/142 sayılı Birleşmiş Milletler Genel Kurul Kararına ek Çocukların Alternatif Bakımı için Yönlendirici İlkelerine dikkat çekmiştir.