UNICEF Global     TR

* Yoksulluk içindeki çocuk oranı aynı durumdaki yetişkin nüfusa göre daha yüksektir. Eşitsizlik, yoksunluk ve yoksulluğun çocuklar üzerindeki etkileri yaşamları boyu sürmekte, ileride kendi çocuklarını da etkilemektedir. Çocuk yoksulluğu konusunun kabullenilmesi, ölçülmesi ve ele alınması gerekmektedir.

* Maddi anlamdaki eşitsizliklere ek olarak çocukların kendi ailelerinde aldıkları bakımın kalitesi de değişkenlik göstermekte, bu durum da çocukların hakları ve gelecekteki yaşamları açısından ciddi sonuçlar doğurmaktadır. Çocuklarına iyi bakabilmeleri için ana babalara destek adına daha fazla şey yapılabilir.

* Çocuklara ve çocuklu ailelere yönelik sosyal harcamalar, özellikle henüz okula gitmeyen çocuklar söz konusu olduğunda düşüktür. Sosyal yardım politikaları ve sosyal hizmetler yeniden düzenlenirken, bu dengesizliği gidermek için özel çabalar harcanması gerekmektedir.

* Çocuk işçiliğinin en kötü kimi biçimleri bugün Türkiye’de hala görülmektedir. Bu durum çocukları sağlık ve gelişim haklarından yoksun bırakmakta, çocukları risk altına sokmakta ve geleceklerini olumsuz etkilemektedir. Ekonomik maliyeti ne olursa olsun, çocuk işçiliğini etkili biçimde denetim altında tutmanın zamanı gelmiştir. 

3.1 Gelir düzeyleri ve yaşam koşulları/yoksulluk ve refah: Çocuklar ve gençler, Türkiye’nin özellikleri arasında yer alan büyük refah, gelir ve ekonomik güvenlik eşitsizliklerinden en az yetişkin nüfus kadar etkilenmektedir. Sözü edilen eşitsizlikler, bölgeler arasındaki kalkınma eşitsizlikleri, kır-kent eşitsizlikleri, inişli çıkışlı ekonomik büyüme, geniş tarımsal işgücü, kayıt dışı ve düzensiz çalışma gibi etmenlerle ilişkilidir. Örneğin, Türkstat tarafından yapılan resmi bir yoksulluk araştırmasına göre 2009 yılında hanelerinde gıda ve gıda dışı yoksulluk içinde yaşayan 15 yaşından küçüklerin oranı %25,77’dir ve bu da genel yoksulluk oranına göre 7,69 puan daha yüksektir. Çocuklar arasındaki yoksulluğu pekiştiren bir etmen daha vardır: Daha az eğitimli ve ekonomik olarak daha az gelişmiş yörelerde yaşayan – dolayısıyla gelir düzeyleri de düşük olan- ana babalar en yüksek doğurganlık hızına sahiptirler ve sonuçta evlerinde daha fazla sayıda beslenecek kişi vardır. Türkstat araştırması, yoksullukla aile büyüklüğü arasındaki ilişkiyi net biçimde ortaya koymaktadır. Hanehalkı büyüklükleri genel olarak ülkenin Güneydoğu ve Doğu bölgelerinde, bu arada bu bölgelerin yanı sıra orta ve kuzey bölgelerindeki birçok ilin kırsal alanlarında, kentlerin göçmen veya diğer eğitim düzeyi düşük nüfus kesimlerinin yaşadıkları mahallelerinde daha fazladır. Kırsal yörelerde 15 yaşından küçükler arasında yoksulluk oranı 2009 yılında %50,15 olarak belirlenmişken bu oran kentlerde %13,71’dir. Gerek yetişkinler gerekse çocuklar arasındaki yoksulluk oranları daha önceki yıllarda azalmışken 2006-2009 döneminde pek az değişmiştir. Yoksulluk içindeki çocuklar, malnütrisyon, hastalanma, kaza, şiddet, çocuk işçiliği ve diğer pek çok riske en açık durumdaki kesimdir. Kaliteli sağlık, eğitim ve koruma hizmetlerine ulaşmaları da çok daha güçtür. Söz konusu çocuklar böylece potansiyellerini tam olarak gerçekleşememekte, daha sonraki yaşamlarında yoksulluktan kurtulmalarını sağlayacak mesleki ve yaşam becerilerini edinememektedir. Çocuk yoksulluğu, gerek kişisel yaşam gerekse yoksulluğun kuşaktan kuşağa aktarılması anlamında yoksulluğun kısır döngüsünün kırılması önündeki başlıca engeldir. Yoksullukla engellilik arasında da ilişki vardır: sağlık hizmetlerinden yararlanamama, bu hizmetlerin sağlanması halinde iyileştirilip tedavi edilebilecek engellilik durumlarına yol açmakta, engellilik de işgücü piyasasına erişimi sınırlayıp gelirleri azaltmaktadır. Çocuk yoksulluğunun azaltılması kolay olmayacaktır: ekonomik büyüme hızı 2012 yılında yavaşlamıştır; doğurganlıktaki azalma eğilimi önümüzdeki yıllarda olumlu etkilerini gösterse bile toplumun kimi kesimlerinin geride kalma ihtimali vardır.

Çocuk refahının ölçüleri

Çocuk refahına ilişkin olarak elde bulunan istatistik bilgiler asıl olarak eğitim ve sağlık (bakınız, elinizdeki Durum Analizinin ilgili bölümleri) ile maddi refaha odaklanmaktadır. Bugün tüm dünyada daha fazla ilgi çeken, örneğin çocukların kendi güvenlik ve mutluluk durumlarına ilişkin öznel algıları gibi başka yönler de vardır ve bunlar hakkında pek az şey bilinmektedir. Maddi refah söz konusu olduğunda, Türkiye’deki yaşam standartlarına ilişkin bilgiler büyük ölçüde Türkiye İstatistik Kurumu (Türkstat) tarafından yapılan hanehalkı araştırmalarından elde edilmektedir. Bunlar, tüketici harcamalarına odaklanan yıllık Hanehalkı Bütçe Araştırması (HBA) ile Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırmasıdır (GYKA). Her ikisi de, gelir dağılımının değerlendirilmesinde ve yoksulluk sınırlarının belirlenmesinde kullanılabilir. İlk kez 2010 yılında gerçekleştirilen GYKA ayrıca yoksunluk veya yoksulluğun başka yönleri hakkında da kimi bilgiler vermektedir. Bunların arasında hanehalkı geliri, konut sahipliği, konut kalitesi, borç durumu, beklenmedik giderleri karşılayabilme gücü ve çoklu maddi yoksunluk göstergesi de yer almaktadır.

Türkstat’ın HBA temelli yoksulluk analizi, meslek ve eğitim düzeyine ilişkin değişkenleri de içerdiğinden 15 ve 5 yaşından küçüklere ilişkin yoksulluk oranlarının elde edilmesini sağlamıştır. Bu analiz, ayrıca, çocuklar arasındaki yoksullukla ana babanın eğitim düzeyinin düşüklüğü, kırsallık ve aile büyüklüğü arasındaki bağları da ortaya koymuştur. Ancak Türkstat, 2010 yılı tüketim harcamalarından hareketle yoksulluğun tam bir analizini yapmamıştır. Bunun gerekçesi olarak da kurumun, yerel ve uluslararası uzmanlarla birlikte olası yeni veri kaynakları, yöntemler ve göstergeler üzerinde çalışmakta olması gösterilmiştir. Nüfusun tamamı için, gıda yoksulluğu oranı %0,48, gıda dışı yoksulluk oranı %18,08 ve göreli yoksulluk oranı da (eşdeğerlenmiş ortanca tüketim harcamalarının %60’ı değil %50’si üzerinden) %15,12 olarak hesaplanmıştır.

2010 yılı Gelir ve Yaşam Standartları Araştırmasının 2011 Aralık ayında açıklanan sonuçlarına göre gelir dağılımında hafif bir iyileşme olmuş, en varlıklı beşte birlik kesimin ortalama harcanabilir geliri en alttaki beşte birlik kesime göre sekiz kat daha fazla bulunmuştur – bir yıl önce 8,5 kattı. Gini katsayısı da 0,402 olarak belirlenmiştir. Bununla birlikte, araştırma göreli yoksulluk oranını %16,9 olarak vermiş (eşdeğerlenmiş ortanca harcanabilir hane gelirinin %50’si üzerinden) ve nüfusun %18’inin sürekli yoksulluk riski altında olduğuna işaret etmiştir. Ayrıca hanelerin önemli bir bölümü ev koşullarında güçlerinin yetmediği iyileştirmeler yapılması gerektiğinden, borç ve taksit ödemelerinde güçlük çektiğinden söz etmiştir. Yoksulluğun çocuklar arasındaki yaygınlığı ve derinliği konusunda daha ileri analizler gerekmektedir.

Çocuklar arasındaki göreli yoksulluğa ilişkin son OECD verilerine göre (OECD Aile Veritabanı - www.oecd.org/els/social/family/database) Türkiye’de çocuk yoksulluğu OECD ülkeleri arasında en yüksek düzeydedir ve %24,6 olan bu oran OECD ortalamasının hemen hemen iki katıdır.

Yukarıda söylenenlere ek olarak, barınma, su ve sanitasyon gibi başlıklar (ayrıca yoksulluğun örneğin malnütrisyon gibi görünümleri) ise Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü tarafından beş yılda bir yapılan Nüfus ve Sağlık Araştırmalarında (NSA) ele alınmaktadır. Kırsal alanlar söz konusu olduğunda su ve sanitasyon kalitesi görece düşüktür. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın yaptığı Aile Yapısı Araştırmasında (2012) borçlanma, sosyal yardımlardan yararlanma ve insanların maddi refah açısından kendi durumlarını nasıl değerlendirdiklerine ilişkin sorular da yer almaktadır. 2009 ve 2010 yıllarında Dünya Bankası ve UNICEF ekonomik krizin seçilmiş illerdeki haneler üzerindeki etkisini değerlendirmeye yönelik bir araştırmaya destek vermiştir. Bu araştırma, olumsuz ekonomik koşullardan hanelerin nasıl etkilendiğine ve nasıl kepti verdiğine ilişkin örüntüler hakkında belirli bir fikir vermektedir.

Eldeki mevcut göstergelerin, kişi olarak çocuğun ihtiyaçlarından çok hanelere odaklanma gibi bir yetersizliği vardır. Böylece yoksul hanelerde yaşayan çocuklar yoksul çocuklarla özdeş görülmektedir. Oysa böyle bir yaklaşım yanıltıcı olabilir. Çünkü hane geliri aile üyelerine eşit yarar sağlayacak şekilde harcanmıyor olabilir. Başka bir deyişle, yoksul sayılmayan hanelerde bile kadınlar, çocuklar ve özellikle kız çocuklar yoksulluk içinde olabilir. Dahası, çocukların ihtiyaçları yetişkinlerin ihtiyaçlarından farklıdır ve bu ihtiyaçlar yaş, cinsiyet ve engellilik gibi durumlara göre değişkenlik gösterir. Göstergelerin yetersiz kaldığı bir başka alan ise ayrıntılı coğrafi ayrıştırmaya gidilmemiş olmasıdır. Çocukların konut-barınma ve çevre koşullarına ilişkin bilgiler sınırlıdır. Kenetsel altyapının yaygınlaşması, kentlere göç, gecekondu yerleşimlerinin modern yerleşimlere dönüşmesi ve daha küçük ailelere yönelme gibi olgular birçok çocuk açısından barınma koşullarında iyileşme sağlamış olabilir. Ancak gene de ortada kira, elektrik-su vb giderlerin yüksekliği ve sık elektrik kesintileri gibi birtakım sorunlar vardır. Aşırı kalabalık evler ülkenin güneydoğusu ile birlikte kimi kırsal ve kentsel yerleşimlerde hala yaygındır. Kentlerde kiralar ve diğer kentsel hizmetlerin maliyeti pek çok aile için aşırı yüksektir. Kentlerde, gecekondu evlerle göreceli eski ve bakımsız apartman daireleri dahil olmak üzere birçok konut yapısal zayiflik, haşere veya ısıtma sisteminden kaynaklanan tehlikeler açısından sorunludur. Nüfus yoğunluğunun fazla olduğu kentsel bölgeler gürültülü ve kirlidir; çocuklar için oyun alanları olmadığı gibi yoğun trafik kazalara neden olmakta, çocukların hareket alanını kısıtlamaktadır. 

3.2 Aile ortamı: Kız ve erkek çocukların evde aldıkları bakım ve destek, yalnızca ekonomik koşullara ve hanehalkı büyüklüğüne göre değil aynı zamanda aile yapısına, evdeki atmosfere ve ana babalarla çocuklara bakan diğer kişilerin eğitim, bilgi, yetenek ve tutumlarına göre de değişkenlik göstermektedir. 2008 Nüfus ve Sağlık Araştırmasına (NSA) göre Türkiye’deki çocukların %93’ü kendi anne ve babalarıyla birlikte yaşamaktadır. Bu durum, evliliğin hemen hemen evrensel, evlilik dışı doğan çocuk sayısının az, boşanmaların da seyrek olduğunu göstermektedir.  Dolayısıyla, Türkiye’deki çocuklar, tek ebeveynli ailelerin daha yaygın görüldüğü başka ülkelerdeki çocuklara göre daha şanslı oldukları söylenebilir (Bununla birlikte, boşanma oranları artmıştır; ayrıca, çok sayıda çocuk, ana babanın sürekli anlaşmazlık ve kavga içinde olduğu, ancak ekonomik veya toplumsal nedenlerle boşanamadıkları aileler içinde yaşıyor olabilir). Genel olarak, çocukların büyük veya küçük kardeşleri vardır ve bir tahmine göre tüm çocukların dörtte biri (özellikle kırsal kesimlerde) başta büyük anne-büyükbaba olmak üzere yakın bir akrabanın da bulunduğu hanelerde yaşamaktadır. Evde çalışan ve/veya emekli bir büyüğün bulunması yararlı olabilmekle birlikte, bu kişinin bakım ve gözetim ihtiyacı varsa bu durum ailenin maddi kaynaklarını ve bakım yükünü artırmaktadır. Bu arada, tek ebeveynle yaşayan ya da ana babadan geçici veya kalıcı biçimde ayrılmış olan çocukların sayısı herşeye rağmen bir milyonu aşmaktadır ve bu çocukların ihmal gibi çeşitli risklere maruz kalma olasılığının diğerlerine göre yüksek olduğu söylenebilir. 2008 NSA’sına göre çocukların %5’i diğerinin ölümü, ayrılma veya boşanma gibi nedenlerden dolayı tek ebeveynle (çoğunlukla anne) birlikte yaşamaktadır. Hem annesi hem de babasından ayrı yaşayan çocukların oranı %2’dir (çoğunun anne ve babalarının  hayatta olmasına rağmen).  2-4 yaşlarındaki çocukların %97’si kendi annesi ve babasıyla yaşarken, 15-17 yaşlarına gelindiğinde bu oran %86’ya inmektedir.

Çocuk yetiştirme: Başta toplumun daha yoksul ve daha az eğitimli kesimlerinden olanlar pek çok ana baba, çocuklarının tüm haklarından haberdar olmayabilirler; temel sağlık ve beslenme gibi konularda, daha genel olarak iyi çocuk yetiştirmenin ne anlama geldiği konusunda yetersiz veya yanlış bilgilere sahip olabilirler. Ayrıca bu ana babaların eğitim düzeyleri de çocukların sorunlarını anlamaları ve okul ödevlerinde onlara yardımcı olmaları açısından yetersiz kalabilir. NSA 2008’e göre, okul öncesi yaşlardaki çocukların çoğunluğu evlerinde, annelerinin bakım ve gözetimi altındadır (15 yaşından büyük kadınlar arasında istihdam oranı 2011 yılında ortalama yalnızca %25,6’dır). Evlerde çocuklara bakan diğer kişiler arasında annenin kayınvalidesi (yüzde 25), kendi annesi (yüzde 11), evin kız çocuklarından biri (yüzde 6) veya bir başka akraba (yüzde 5) yer almaktadır. 0-3 yaş grubuna yönelik profesyonel erken çocuk bakım hizmetleri çok sınırlı bir kesimi kapsamaktadır. Durum böyleyken aynı araştırma 15-49 yaş grubundan kadınların yalnızca %30’unun sekiz yıllık temel eğitimi tamamlamış olduğunu, %18’inin ise bu eğitimin ilk beş yılını bile tamamlamadığını göstermektedir. Bu göstergeler genç kadınlar arasında en yüksek düzeye çıkmaktadır – dolayısıyla göstergelerde son yıllarda bir iyileşme olması muhtemeldir. Ancak, düzeyler, genel olarak daha fazla çocuk sahibi olma eğilimindeki Doğu Anadolu bölgesi ile kırsal kesimdeki kadınlar için özellikle düşüktür. Özellikle eğitim düzeyi düşük ana babaların, onlara kitap okuyarak veya onlarla oynayarak çocuklarını küçük yaşlarda uyarma olasılıkları çok daha düşüktür (Eduser Danışmanlık Hizmetleri Şirketi: Okul öncesi Eğitimde Bilgi, Tutum ve Uygulamalar Araştırması, 2009). Bu durumdaki ana babalar şiddetin kimi biçimlerine kolaylıkla başvurabilmektedir. Bütün bunlar, daha yoksul ve eğitim düzeyi düşük ana babaların çocuklarını daha da dezavantajlı konuma getirmektedir. Ayrıca, geleneksel tabular ve roller, son kuşak sırasında meydana gelen hızlı toplumsal değişimler karşısında ana babaların çocuklarını ergenlik dönemine kadar gerektiği gibi yönlendirecek donanıma sahip oldukları söylenemez. Ana babalar, özellikle kız çocuklarının büyüdükçe hareketlerini giderek daha fazla kısıtlamakta, ev işlerini üstlenmeleri beklemektedir.

Bu sorunlara karşı, aile danışmanlık hizmetleri mevcuttur. Sağlık, eğitim ve sosyal koruma sektörlerindeki çeşitli kamu kurumlarının ve Ana Çocuk Eğitim Vakfı (AÇEV) gibi HDK’ların çabalarıyla kaliteli çocuk yetiştirme alanında eğitimler verilmektedir. Milli Eğitim Bakanlığı Yaygın Eğitim Genel Müdürlüğü, AB’nin desteğiyle UNICEF tarafından geliştirilen programları temel alarak bu kurslardan birçoğunu yaşama geçirmektedir. Genel Müdürlük 2009 yılında, farklı ortamlarda ve farklı gruplarla kullanılmak üzere,  yalnızca küçük çocuk değil her yaştan çocuk sahibi ana babalar için konsolide ve modüler bir paket hazırlamıştır. Türkiye’de uygulanmakta olan UNICEF programı kapsamında gerçekleştirilen ön araştırmalar ve maliyet-yarar analizleri, çocuk yetiştirme eğitimi programlarının başarılı ve maliyet etkin olduğunu ortaya koymuştur. Yararlanıcılardan gelen geri bildirim ise çocuk yetiştirme eğitimi alan ana babaların yeni edindikleri becerileri kullandıklarını, çocuklarıyla daha fazla konuştuklarını, fiziksel ceza, dayak gibi disiplin yöntemlerine artık başvurmadıklarını göstermektedir. Ne var ki, aynı uygulamadan yararlanabilecek çocuk sayısı düşünüldüğünde, bu hizmetlerin kapsamının henüz mütevazı düzeyde kaldığı da bir gerçektir. Söz konusu programlar çocukların en iyimser tahminle %5’inin anne ve babalarına ulaşabilmektedir. Programların kapsamının genişletilmesi ve en dezavantajlı toplum kesimlerine ulaşılması, siyasal destek ve finansman açısından göğüslenmesi gereken sorunlardır. Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğü (SHÇEK) de ülke ölçeğinde, dezavantajlı mahallelerde bulunan Çocuk Merkezlerinde aile eğitimi programları uygulamaktadır.

3.3 Sosyal koruma sistemleri ve çocuklar: Anayasa’nın 41. Maddesi Devlete başta kadınlar ve çocuklar olmak üzere aileyi koruma görevi verirken 61. Madde korunmaya muhtaç engellilerin, yaşlıların ve çocukların korunması yükümlülüğünden söz etmektedir. Pratikte, merkezi hükümete bağlı kurumların yanı sıra, sosyal güvenlik kurumları, kamu vakıfları ve yerel idareler dâhil çeşitli kamu kurumları emeklilere, hastalara, işsizlere ve yoksullara yönelik geniş kapsamlı programlar uygulamaktadır. Bu programlar kapsamında insanlara aylık bağlanmakta, sağlık kontrollerini yaptıran ve hastanede doğum yapan annelere şartlı nakit transferi (ŞNT) sağlanarak çocukları okula gönderilmekte, ayrıca çeşitli ayni yardımlar yapılmaktadır. Ancak, tüm bu yardımlar küçük ve sınırlı kaldığı gibi kalıcı, hak temelli ve iyi hedeflenmiş olmayabilmektedir. Yeni genel sağlık sigortası sistemine göre çocuklara ücretsiz sağlık sigortası yapılmasına rağmen kapsamlı bir sosyal güvenlik sisteminden söz etmek güçtür.

Hükümetin Yıllık Programlarında yer aldığı şekliyle kamu kesiminin sosyal harcamalarına ilişkin bilgiler ve bu harcamaların ulusal kurumlara göre ayrıştırılmış dökümü, bir bütün olarak sosyal harcamalar henüz ilgili Avrupa standartlarının altındadır ve GSYH’nin %17’si kadardır. Bu harcamalar da büyük ölçüde sağlık ve eğitim alanlarındaki harcamalarla birlikte, nüfusun görece genç olmasına rağmen kayıtlı istihdam kapsamında yer almış olanlara yapılan primli ödemelerden oluşmaktadır. Sosyal koruma kapsamındaki diğer uygulamalar ise GSYH’de %1’in altında paya sahiptir. Hükümetin 2012 Yıllık Programına göre sosyal transferlerin yoksulluk üzerindeki etkileri AB ülkelerine göre daha sınırlı kalmaktadır. Örneğin, belirtildiğine göre, göreli yoksulluk bu transferler olmadan %26,5 iken transferlerden sonra %23,8’dir. Oysa 27 AB ülkesi alındığında bu farklılık %42,3 ile %16,3 arasındadır. 

4

Yeni kurulan Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın Aile Yapısı araştırmasına (2011) göre son bir yıl içinde en azından bir kez herhangi bir yardımdan yararlanan ailelerin toplam içindeki yüzdesi 10,3’tür. Bu yardımları sağlayan başlıca kurumlar da Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıfları ile belediyelerdir. Türkiye İstatistik Kurumu (Türkstat) tarafından yapılan 2010 Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırmasına (GYKA) göre sosyal transferlerin hanehalkı geliri içindeki payı %1,8’dir.

Özel olarak ailelere ve çocuklara yönelik sosyal koruma harcamaları son derece sınırlıdır. Bunun nedeni, örneğin çocuk zammı veya ikramiyesi, doğum izni kolaylıkları veya çocuk bakımı desteği gibi özellikle çocuklu ailelere yönelik programların geniş kapsamlı olmamasıdır. Benzer biçimde, sosyal yardım harcamalarının çocuklar üzerindeki etkisini düzenli olarak izlemeye yönelik düzenlemeler de bulunmamaktadır. Bu durumda, yüksek düzeydeki çocuk yoksulluğu karşısında yeterli girişimlerde bulunulduğu söylenemez. 2007 yılında, çocuk yoksulluğuna karşı mücadele amacıyla Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı öncülüğünde AB normları doğrultusunda bir ulusal stratejik planın hazırlanması için mutabakata varılmış, ancak bu alanda bir ilerleme kaydedilmemiştir.

Yeni politikalar: Sosyal yardım politikası halen bir değişim süreci içindedir. Hükümet, muhtaç durumdakilere ulaşılması ve bunlara eşitlikçi temelde yardım sunulması için daha iyi veri toplanması, nesnel ölçüler ve standartlar, kurumlar arası işbirliğinin güçlendirilmesi ve daha nitelikli personel istihdamı gibi gereklilikleri kabul etmektedir. Yeni kurulan Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Genel Müdürlüğü, hanelere yönelik sosyal yardımlarda bir puanlama sistemi  üzerinde çalışmaktadır ve hükümet de sosyal yardımlarla hizmetleri kapsayacak bir Aile Sosyal Destek Programı (ASDEP) oluşturma vaadinde bulunmuştur. Daha önceleri farklı genel müdürlükler ve kurumlarca paylaşılan sorumlulukların yeni Bakanlıkta toplanması, kapsamlı bir sosyal koruma sisteminin geliştirilmesi ve sosyal koruma politikasında çocuklara daha fazla dikkat edilmesi açısından olumlu bir gelişmedir.

Bakanlık halen şartlı nakit transferi (ŞNT) sistemlerinin bir değerlendirmesini yapmaktadır. Ayrıca, UNICEF ile Kalkınma Bakanlığı da bir Çocuk Refahı Belgesi üzerinde çalışmaktadır. Bununla birlikte, oluşum halindeki sosyal koruma sisteminin çocuklara yönelik korumayı artıracağı kesin olmaktan uzaktır. Maliyet artış sarmalından ve bağımlılık kültüründen kaçınmak için, yardıma muhtaç kimselerin seçilmesinde titiz davranmaya ve işgücü piyasasına dahil olma hususuna özel önem verilmektedir. Hükümetin sosyal yardımların genel düzeyinde bir artışı hedefleyip hedeflemediği net değildir. Dahası, vurgu tekil üyelere değil hanehalkına yapılmaktadır ve yeni politikaların çocuk yoksulluğunu ortadan kaldırma bakımından olası etkisi de pek az tartışılmaktadır. Buna karşılık pek çok Avrupa ülkesinde çocuk refahı ve/veya yoksulluğu önde gelen tartışma konuları arasındadır ve çocuk yardım sistemleri hemen hemen tüm çocukları kapsamaktadır.

EÇG seçeneği: Çocuk yoksulluğuyla ilgi stratejilerden oluşturulacak herhangi bir bileşim, büyük olasılıkla, dezavantajlı çocukların profesyonel çocuk bakımı ve okul öncesi eğitim hizmetlerine erişimine öncelik tanıyacaktır. Çocukların gelecekteki eğitim ve iş olanakları açısından erken yaşların taşıdığı önem düşünülürse, EÇG küçük çocukların geçmişten yoksulluğu miras almalarına karşı yürütülecek mücadelede ilk fırsatı oluşturmaktadır. “Türkiye: Bir Sonraki Kuşak için Fırsatların Yaygınlaştırılması – Yaşamda şanslar raporu” başlığıyla yayınlanan (Şubat 2010) Dünya Bankası Avrupa ve Orta Asya Bölgesi İnsani Kalkınma Raporu, halen alt düzeyde olan EÇG’ye yönelik kamu yatırımlarının yoksullukla mücadele ve eşitsizliklerin kuşaktan kuşağa aktarılmasını durdurma açısından temel müdahale olduğunu savunmak amacıyla benzeştirmelere (simülasyonlara) başvurmaktadır  (Rapor ayrıca eşitsizliğin çeşitli boyutlarının kökenlerini, ana babadan çocuğa, ondan da kendi çocuklarına nasıl aktarıldığını, sağlık ve eğitim alanlarında yol açtığı örneğin düşük doğum ağırlığı, iyot yetersizliği, bodurluk, eksik bağışıklama, eğitime erişim sıkıntısı ve eğitimde başarısızlık gibi sonuçları tartıştığı için de değer taşımaktadır).

3.4 Çocuk işçiliği: Çocuklar arasındaki yoksulluğun en önemli görünümlerinden biri de çocuk işçiliğidir. Çocuk işçiliği, çocuklar açısından ciddi sonuçlara yol açmaktadır. Çalışan çocuklar çeşitli risklere açıktır; örneğin okullarını bırakabilirler, derslerini kaçırabilirler, ders çalışma imkanı bulamayabilirler ve tüm bunlar çocukların sosyalleşmelerini etkiler; fiziksel, duygusal ve bilişsel gelişimlerine zarar verebilir ve yetişkin hayatlarında yeterli bir gelir düzeyine ulaşmalarını engelleyebilir. Çocuk işçiliğinin en kötü biçimleri çocukları sağlıksız ortamlara, zararlı maddelere, yetersiz beslenmeye, fiziksel acılara ve tükenmişliğe, kaza riskine, zararlı bağımlılıklara, şiddete, işverenlerinin ya da başkalarının istismarına maruz bırakabilir. Sokaklarda çalışan çocuklar ise, çetelere katılma ya da kendilerinden beklenen kazancı elde etme amacıyla suça yönelme gibi ek risklerle karşı karşıyadır. Bu nedenle, Çocuk Haklarına dair Sözleşme’nin 32. Maddesi “çocuğun ekonomik sömürüye ve her türlü tehlikeli işte ya da eğitimine zarar verecek ya da sağlığı veya bedensel, zihinsel, ruhsal, ahlaksal ya da toplumsal gelişmesi için zararlı olabilecek nitelikte işlerde çalıştırılmaya” karşı korunma hakkını öngörür. Sözleşme ayrıca devletlere, çalışma saatlerinin ve koşullarının düzenlenmesi ve çeşitli yaptırımlar uygulanması dahil olmak üzere bu amaca yönelik yasal, idari, sosyal ve eğitsel önlemler almaları çağrısında bulunmaktadır.

Türkiye İstatistik Kurumu (Türkstat) 2012 yılında çocuk işçiliğiyle ilgili bir araştırma yapacaktır. Kurumun bu alanda en son 2006 yılında gerçekleştirdiği araştırmaya göre Türkiye’de 6-17 yaş grubundan çocukların yüzde 5,9’u (900 bini aşkın çocuk) bir tür ekonomik etkinlik içindedir. Bu çocukların üçte biri 6-14 yaş grubundandır. Çalışan tüm çocukların yarısına yakını aile işletmelerinde ücretsiz işçi olarak çalışmaktadır. Tarımda çalışanların payı yüzde 40 civarındadır. Kız çocuklar, kentsel alanlarda çalışan çocukların dörtte birini, kırsal alandakilerin ise yüzde 40’ını oluşturmaktadır. 6-14 yaş grubundan olup çalışan çocukların yüzde 39’u, 15-17 yaş grubundan çalışan çocukların ise yüzde 83’ü okula gitmemektedir. Daha önceki araştırmanın yapıldığı 1999 yılı ile karşılaştırıldığında çalışan çocuk sayısı özellikle kırsal kesimde ve ücretsiz aile işleri bakımından azalmıştır.

Çocuk işçiliğindeki genel azalma, ekonomik gelişme, en başta tarım kesiminde çalışan nüfusun azalması, okul süresinin uzaması, bu arada çeşitli bakanlıklar ve kuruluşlarla birlikte ILO’nun bu alandaki çalışmaları gibi etmenler sonucunda sürüyor olabilir. Ancak yine de, çocuk işçiliğinin en kötü biçimleri dahil olmak üzere – sokaklarda çalışma, küçük ölçekli sanayi/hizmet kuruluşlarında çalışma ve mevsimlik tarım işçiliği-  sömürücü nitelikte çocuk işçiliğinin sürdüğü bilinmektedir. Mevsimlik tarım işçiliğinde on binlerce erkek ve kız çocuk her yıl aileleriyle birlikte (kimi durumlarda kendi başlarına) pamuk, fındık ve diğer tarım ürünlerinin yetiştirildiği yörelere göçmektedir. Gidilen yerlerdeki yaşam koşulları hayli ilkel olabilmekte, iş için buralara gelen ailelerine eşlik eden, henüz çalışmak için çok küçük olan çocukları etkilemektedir. Mevsimlik tarım işçileri genel olarak ülkenin güney ve güneydoğusundan ailelerdir ve bu aileler ilkbahar başlarından sonbahar sonlarına kadar evlerinden uzakta çalışabilmektedir. Böylece çocuklar bir süre için okullarına gidememektedir (Bakınız, merkezi Ankara’da olan Kalkınma Atölyesi’nin son yayınları; özellikle Türkiye’de Mevsimlik Tarımsal Göçten Etkilenen 6-14 Yaş grubu Çocuklar – Fındık, Pancar ve Pamuk Hasadı ve Sera Sebzeciliği, http://www.kalkinmaatolyesi.org). Çok sayıda çocuk ailelerinin tarımsal işletmelerinde veya diğer işlerinde uzun saatler çalışmakta, tamirhanelerde ve fabrikalarda el emeğine dayanan tekdüze işler yapmakta, seyyar satıcılıkla uğraşmakta, ayakkabı boyamakta, su satmakta, evsel atıkları ayırmakta veya turist rehberliği yapmaktadır. Bebekler ve çok küçük yaşlardaki çocuklar dilenciler tarafından yoldan gelip geçenlerin dikkatini çekmek için kullanılmaktadır. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı-ILO-UNICEF tarafından hazırlanan bir rapor (http://www.ilo.org/public/english/region/eurpro/ankara/areas/childrenworkinginculturalandartisticactivities.pdf)  filmlerde, reklamlarda ve televizyon dizilerinde rol alan küçük kız ve erkek çocukların çalışma koşullarına dikkat çekmiştir. Bu çocuklar, dinlenecekleri veya oyun oynayabilecekleri herhangi bir yer, kollayıcı ve gözetici nitelikte herhangi bir kişi olmadan aşırı soğuk ortamlarda veya dumanlı stüdyo ortamlarında 12 saat veya daha uzun süreler çalıştırılabilmektedir. Ayrıca, başta ergen yaşlardaki kızlar olmak üzere kimi çocuklar da, ailelerinin kalabalık olması ya da ebeveynlerinden birinin ölmesi, hastalanması, kaza geçirmesi veya evde olmaması gibi durumlar nedeniyle ev işlerininin önemli bir bölümünden sorumludur.

Ailelerin çocuklarınının emeğinden yararlanma eğilimi, kendi yoksulluklarının yanı sıra, zamanında kendilerinin de çocuk işçiliğinin geleneksel biçimlerine dahil olmuş olmaları, çocuk işçiliğinin belirli biçimlerinin içerdiği tehlikelerin ne derece farkında oldukları veya eğitime verdikleri değer gibi çeşitli etmenlere bağlı olarak değişebilir. Eğer ailenin geçmişinde eğitim alanında herhangi bir başarı yoksa veya çocukların okullarında başarılı olamadıkları izlenimi varsa, eğitime verilen değer de düşük olabilmektedir. Her zaman olmasa bile genellikle yoksullukla örtüşen bu tür tutumlar, örneğin kırsal kesimde yaşayanlar veya Romanlar gibi kimi topluluklarda daha yaygın görülebilir. Çocuk işçiliğinin ana babalar, toplum ve işverenler tarafından kabul edilebilirliği de yerel ekonominin özelliklerine göre değişkenlik gösterebilir. Çocuk oyuncuların ebeveynleri, çocuklarının gün gelip ünlü kişiler olacakları umudu nedeniyle olumsuz çalışma koşulları sineye çekebilir, bu işin çocuklarının sosyal gelişimi ve eğitimi üzerindeki etkilerini önemsemeyebilirler. Çalışmak ayrıca, evlerinde veya okullarında mutsuz olan çocuklara cazip gelebilir.

Çocuk işçiliğine karşı mücadele: Türkiye, Çocuk Haklarına dair Sözleşme’nin yanı sıra belirtilen şu ILO Sözleşmelerinin de tarafı durumundadır: 138 sayılı Sözleşme (Asgari Yaş Sözleşmesi) ve 182 sayılı Sözleşme (En Kötü Biçimlerdeki Çocuk İşçiliğinin Önlenmesi). Ancak Türkiye, küçük yaştakilerin gece çalışmalarıyla ilgili 79 ve 90 sayılı ILO Sözleşmelerine taraf değildir. Çeşitli yasalar, çocukların çalıştırılabilecekleri işler, asgari yaşlar ve çalışan çocukların hakları/korunmaları ile ilgili hükümler içermektedir. İş Yasası, belirli istisnalar dışında 15 yaşından küçüklerin çalıştırılmalarını yasaklamaktadır. Ne var ki, Türkiye ekonomisinde kayıt dışı sektörün yaygınlığı, çok sayıda küçük işletmenin varlığı ve sendikaların zayıflığı yasanın uygulanmasını güçleştiren etmenlerdir. Ayrıca, İş Yasası tarım kesiminde geçerli değildir, iş müfettişlerinin sayısı azdır ve tarımsal işletmelerle küçük işyerleri teftiş sürecine tabii değildir.  Uygulanan cezalar caydırıcı olmaktan uzaktır. Sokaklarda çalışma her durumda yasa dışı değildir. İş sağlığı ve güvenliği ile ilgili bir yasa tasarısı, 18 yaşından küçükler için ağır ve tehlikeli işleri yasaklayan İş Yasası hükmünü kaldırdığı için 2012 yılı başlarında HDK’ların ve akademinin eleştirilerine maruz kalmıştır.

Çocuk işçiliğinin zararlı biçimlerinin ortadan kaldırılması, gelişkin ve iyi uygulanan yasal düzenlemelerin yanı sıra başka uygulamaları da gerektirir. Bunun için, daha gelişkin çocuk koruma ve önleme sistemleri, yoksullukla mücadeleye yönelik sosyal yardım ve koruma politikaları ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın bugün zorunlu hale gelen ortaöğretim dahil okul devamsızlığının izlenmesine ve bu sorunun çözümüne yönelik olarak geliştirdiği sistemlerin etkili biçimde kullanılması gerekmektedir. En başta, hükümetin değişik kesimleri, iş çevreleri, sendikalar ve sicil toplum arasında ulusal ve yerel düzeylerde eşgüdüm sağlanması zorunludur. Doğum kaydı olmayan çocukların çalışma yaşamına yöneldiklerine ve bu çocukların yetkili mercilerin gözlerinden kolayca kaçabileceklerine ilişkin gözlemlerden hareketle, herkesin nüfusa kaydolmasına yönelik çabaların da sürmesi gerekmektedir. Dahası, çocuk işçiliğine karşı çabaların arz ve talep yanlarına ilişkin etmenlerin yeterli analizinden sağlanan girdilerle beslenmesi gerekmektedir. Bu kapsamda, en kötü biçimlerdeki çocuk işçiliğinin ortadan kaldırılmasının, aile bütçesi, toplumsal yapılar, işverenlerin aracıların ve ilgili diğer tarafların durumu ile üretim, fiyatlar, istihdam ve ihracat gibi ekonomik göstergeler üzerindeki olası etkilerini de tartışmak gerekir.

2005 yılında, en kötü biçimlerdeki çocuk işçiliğinin 2015 yılına kadar ortadan kaldırılması amacıyla Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı çocuk işçiliği birimi öncülüğünde Zamana Bağlı Politika ve Program Çerçevesi hazırlanmıştır. Bu belge aynı zamanda çocuk işçiliğinin önlenmesi ve/veya çalışan çocuklara hizmet sunulması ve koşullarının iyileştirilmesi için mevcut hukuksal çerçeve ile birlikte bu alanda 1992 yılından bu yana uygulanan projeler hakkında bilgi vermektedir. Ancak, stratejinin eksiksiz uygulanabilmesi için daha fazla kaynak, kapasite ve kararlılık gerekmektedir.

BM Çocuk Hakları Komitesi Haziran 2012’de dile getirdiği Sonuç Gözlemlerinde Türkiye’yi “çocuk işçiliğine karşı mücadelede ve çocuk işçiliğinin en kötü biçimlerinin ortadan kaldırılmasında her tür araç ve imkandan yararlanması” tavsiyesinde bulunmuştur. Komite tarafından dile getirilen tavsiyeler arasında istihdama kabulde asgari yaşın zorunlu eğitimi tamamlama yaşıyla uyumlulaştırılması (TBMM’nin Mart 2012’de kabul ettiği eğitim sistemini yeniden yapılandıran yasayla ortaöğretim zorunlu hale getirilmiştir) ve bu yaşın 182 sayılı ILO Sözleşmesi’ne uygun olarak çocukların tehlikeli koşullarda çalıştırılmalarıyla ilgili yönetmelikle de bağdaştırılması yer almaktadır.

UNICEF Turkey Country Office, Yukarı Dikmen Mah. Alexsander Dubçek Cd. 7/106, 06450 Çankaya/Ankara. Telephone: +90 312 454 1000 Fax: +90 312 496 1461 E-mail: ankara@unicef.org